Unutulmuş lisan

Uzun sayılamayacak bir yürüyüş yolunda turluyorum yine. Yolun başı ve sonu yan yana. Yani geniş bir dairenin çevresinde dolanıyorum.

Yaz gelecek diye değil. Zayıflamak için hiç değil. Fakat yürüyüş yapmayı seviyorum. Belli bir hedef gözetmeksizin avare avare yürümek, zihnin bir süreliğine özgürleşmesine izin veren bir tür meditasyon gibi çünkü.

Bu sırada gözlerim çocuklara takılıyor. Oralardaki çocuklara. İlgi çekici olabilecek başka insanlar ve şeyler olsa da, en göz alıcı olanlar her zaman onlardır benim için. Bahsettiğim yürüyüş yolu, onların parkını ve geniş oyun alanlarını sarıp çevreliyorken onları da hemen oralarda görmek hiç şaşırtıcı değil elbette.

Bu küçük insanları seviyorum. Onlara bakıyorum.

Deneyimsizliğin ve toyluğun verdiği saflığı ve yine tam olarak aynı sebeplerden kaynaklı olan ilkelliği aynı potada eriten çocukları uzaktan izlemek, her zaman heyecan vericidir benim için.

Yazılana dikkatinizi çekerim, ‘ilkellik’ dedim. Henüz pişmemiş ya da yontulmamış olmanın verdiği fütursuzluk ve çıplaklık mevcuttur onlarda. Kilolu birisine açık açık “sen şişkosun” demek, bir yetişkin için çok daha uzak bir ihtimalken, bu olasılığı gerçek kılmak onlar için işten bile değildir söz gelimi. Bunu söylüyorum. Fakat bu konuda detaylı bir analize girmek yerine başka bir şeyden bahsedeceğim ben şimdi.

Birlikte ebelemece, kovalamaca, oyuncak bebek ya da top oynayan çocukların hepsinin ağzının içinde şimdi hiç bilmediğim ya da artık çoktan unutmuş olduğum bir lisan vardı. Anlayamadım. Kelime karşılıklarını tek tek düşününce bilsem de cümle içlerinde kördüğüm olmuş bir çözümsüzlük vardı. Sökemedim düğümü. Çocukça’yı. İkili, üçlü, ya da daha kalabalık bir şekilde gruplaşmış ve birbirleriyle bağıra çağıra konuşan çocukların kendi aralarında kullandıkları dil, binlerce yıl geride bıraktığım ve bir zamanlar anadilim olan lisanı hatırlatır gibi oldu bana. Tatlı bir telaşı ve hüznün en karanlık halini aynı anda yaşıyor ve gözlerimi üstlerinden bir an olsun alamıyordum. Ayaklarım yollarda ama gözlerim ve kulaklarım onların üzerindeydi yani kısacası.

Gözlerim dediğime bakmayın aslında. Kulak verişteki dikkate eşlik eden eş zamanlı bir refleksti sadece, onları izlemek. (Zaten büyük camlı güneş gözlükleri sağ olsun, dikizcilik için gerçekten büyük avantaj) yoksa, lisanlarına takılmıştı aklım sadece. Binlerce sene geride kalan ve artık tek bir cümlesini bile sökemediğim dillerine.

Sonra yürüyüşüme biraz ara verdim. Aralarına karışmaya karar verdim. Öncelikle kız çocuklarına yaklaşmak kesinlikle iyi bir fikirdi ve öyle de yaptım. Adımlarımı ve ilgimi onlara doğru yöneltip yanlarına oturunca, bundan hoşnut kaldılar kuşkusuz. Barbi bebekler, tokalar, pembeler… Her şeyi gün gibi hatırlamaya başladım bir anda. Saçlarımı tarayıp toplamalarına izin verdim. Bunu yaparlarken kaç saç telim kırıldı ya da yolundu bilmiyorum ama bilmeden canımı yaklarına hiç ses çıkartmadım; neşeli heveslerini kırmak istemedim çocukların. Aralarında konuştuklarını büyük bir dikkatle dinledim ve laflarına karıştım hep, bir yandan da. Dilim büyük ölçüde çözülmeye başladı bu arada. Unuttuğum ana dili çok hızlıca hatırlamaya başladım. Gerçi onlar da iyi birer öğretmendi.

Sonra oradan kalktım. Yeniden hatırlamanın verdiği bütünlenme hissiyle yürümeye başladım tekrar. Fakat bundan sonraki yalnızca ilk turumu tamamlamıştım ki, aynı çocuklar aynı yerde oynarlarken onlara kulak kabartınca yine anlayamamaya başlamıştım lisanlarını! Çocukça’ yı. Çocukluk çağlar öncesinde kalmışken, tek bir tur için bile şükretmeliydi aslında belki. Fazlasını istemek, hayalperestlikten başka bir şey olmazdı. O bütünlenmenin bozguna uğrayışına mı, zarar gören saç tellerime mi üzüleyim, bilemedim sonra.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum