Nurten Selma Çevikoğlu

Nurten Selma Çevikoğlu

  RECEP  AYININ  SON  YAZISI

Evet efendim, yine bir güzel arınma mevsiminin, muhteşem güzelliklerle dolu mübârek Receb ayı, neredeyse geride kalıyor. İnşaALLAH hep berâber hisselenenlerin arasında olalım. Amacımız, Yüce ve Aziz olan Mevlâ’mızı hoşnut etmek, O’nu memnun etmektir. Gerisi angarya…

Sevgili dostlar, uzun süredir insanların ve dahi Müslümanların rûhî hayatları maalesef âdeta can çekişmede ve yine ne yazık ki, mümin insan bunun farkında bile değil. Dünya ve içindekilere öyle bir dalışla dalmışız ki, daha neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt edecek idrâkımız dahi kalmamış. İnandığımız gibi yaşayamadığımız için, yaşadığımız doğru gibi bize dayatılan yanlışlar, günahlar sanki bizim doğrularımız olmuş. Hatta bu gerçek, ola ki, hatırlandığında; ‘Canım ne var bunda, o kadar da sofu olma. Artık dünya böyle!’ Gibisinden boş sözler ediliyor. Sonra o dalınan dünya, Müslümanların pek çok hassâsiyetini alıp götürüyor, onu duyarsız, hissiz, her şeyden şikâyet eden, delice nefsi isteklerinin peşinden koşan, istekleri yerine gelmeyince veya karşılaştığı hâdiseler kendisi için menfi sonuçlandığında, korkunç rûhî sıkıntılara düşen hallere giriliyor. Sonrası gelen ruhsal hastalıklar, depresyonlar, intiharlar ve hüsranla neticelenen hayatlar… Bugünkü insanların ve Müslümanların manzarası bu ne yazık ki, …Üzücü!!!

            Oysaki, bu haller ancak tahrif olmuş dinlere mensup olanlarda olabilir fakat İslam olanlar da, bu menfi hallerin yaşanmaması lâzımdı. O halde, neden biz öyle olduk? El cevap; Tam olarak inanmadığımız için. Bugün insanların bir ve tek olan Allah Teâlâ’ya inanmaması için elden ne geliyorsa yapılıyor. Basın-yayın yoluyla, mütemâdiyen insanların imanlarını şüpheye düşürecek pompalamalar yapılıyor. Kasıtlı bozuk ve sapık fikirli kişiler, ekranlara çıkarılıyor sonra da, (insanların zâten gevşeklik işine geldiği için); ‘Ha demek ki böyle de olabiliyor, adam koskoca profesör.’ Deniyor. İşte böyle böyle, insanların imanları çalınıyor ve bu iş ne acıklı ki, hâlâ devam ediyor. (Tabi bu bir eğitim meselesi, ta küçük yaştan ciddi bir din eğitimi vermemekten kaynaklanıyor iş, daha önce bu hususlardan çok bahsettiği için buraya girmiyorum.)

            Bu çok önemli yaramıza, derman olabilecek bir yazı kaleme almak istiyorduk, ama daha konuya giremedik bile. Kıymetli dostlar, vâr olduğundan hiç kuşku duymadığımız Kâinâtın Sâhibi’ne inanmak ve iman etmek, hayâtı değerli kılan tek unsurdur. İnanmak, her sıkıntıyı hâlisâne ve kişi yararına çözen, tek âmildir. İnanmak, kişiyi mutlu, huzurlu, güvenli ve sukûnetli kılar. Her zor, imanla kolaylaşır. Hâsılı iman, bizim hayat ışığımızdır, yol haritamızdır, şaşmaz kılavuzumuzdur. Yoksa nefse ve şeytana uyar, kayarız sonra yanarız, hüsrâna uğrarız. İnanmak insan için çok ama çok, önemli bir ihtiyaçtır. İnanmayan insan, yalnızca nefsine ve şeytana teslim olmuştur. Açıkçası onu, dehşetengiz bir âkıbet beklemektedir. Rabb’i Teâlâ böylelerini uyandırsın, bizi de böyle hallere düçâr olmaktan muhafaza buyursun.

İnsana en güzel hayat rotası çizdiren Kur’ân’ı Hakîm’de: “Onlar ki inanmışlar ve Allâh’ı anmakla kalpleri huzur ve doyum bulmuştur. Çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de, ancak Allâh’ı anarak huzura erişir.” (Ra’d, 28) Buyruluyor. Yüce ve Aziz olan Rabb’imiz insan fıtratını, ancak kendini anmakla huzûra kavuşturacak şekilde tezyin etmiştir. Bu değişmez bir hakikattir. Bu hakikati, hiçbir güç değiştiremez. O halde Allah Azze ve Celle’ye inanmak ve iman etmek, insanın dünya ve ahret huzûrudur. Cenâbı Allâh’a inanmak ve iman etmek –ama ciddi anlamda, öyle kuru kuruya, yalancıktan değil- insan huzursuzluklarını sona erdiren bir ulvi erdemdir. Bütün ruhî hastalıkların dermânı, imandadır.

İnanmanın ve imân etmenin esâsı, kişiye en sevgili gelen şeylerin, yalnızca Allah rızâsı için terk edilmesi, onun yerine tek ve bir olan Allan Teâlâ’nın dediklerini hayâtında en ön plana almasıdır. Bunu yapmak kişiyi müthiş mânen yüce doruklara ulaştırır. Kişi bunu hayâtın tüm safhalarına yayarsa işte o zaman onun imânının ölçüsü ortaya çıkar Bu ölçüyü hayâtına hâkim kılmak için müminin verdiği micâdele ise, onun hayat imtihanındaki başarısıdır.

İman elbette ki, davranışlara yansır, yansımalı sâdece inandım demek yetmez. Deniyor ki, o büyük hayat kılavuzunda: “İnsanlar yalnızca ‘İman ettik’ demekle, sınanıp denenmeden bırakılacaklarını mı sanıyorlar? Doğrusu, onlardan öncekileri de, sınamıştık fakat Allah herhalde hem doğru söyleyenleri seçip ayıracak hem de yalancıları seçip ayıracak.” (Ankebut, 2-3) Dolayısıyla insan inandıklarını yaşayacak, hem de en güzeliyle, Mevlâ Teâlâ’nın istediği gibi yapmaya çalışacak ki, hesap günüde yaptıkları geçerli olsun. Ama eksik yaptı, bunu anladı, döndü tevbe etti. Bu iyi, güzel! Cenâbı Hak kendisine yönelenleri darda koymaz.

İnançla, amel birbiriyle tezatta olmayacak, uyumlu olacak. İnanan insan, bir yandan câmiye gidip bir yandan fâiz yemeyecek, yalan söylemeyecek… Ama yaptıysa, pişman da olduysa, tevbe kapısı açık. Günahından pişman olanlar elbette günahta ısrar edenlerle bir olmaz. Müslüman ne yaptığının farkında olacak, şuurlu bir kul olacak. Şu yüceler yücesi Cenâbı Hakk’ın ayında böylesi şuurlu bir kul olmaya ne dersiniz?

Bu arada Pazar günü erişeceğimiz Miraç Kandilinizi şimdiden tebrik ediyor, hayırlı cumâlar diliyoruz efendim

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.