Çok kalitesiz bir maç

Arkadaş toplantılarında –“çoğu zaman gençlerin oluşturduğu topluluklarda” diyecektim ama vazgeçtim çünkü ne yazık ki her yaş grubunda gözlemlenen bir şeyden bahsedeceğim- söz, dönüp dolaşıp inançlara gelir bazen. Dini ya da dinsel felsefedeki tek bir sözcüğün bile yol açtığı domino etkisini; o üst üste yıkılıp dökülmeleri ve en nihayetinde ortaya çıkan büyük sarsıntı ve afetleri her zaman ürpertiyle karışık bir şaşkınlıkla izlerim ben de. Hayret ederim, meğer herkes ne kadar da doluymuş, diye!

İnançlar, ki istisnasız herkesin yumuşak karnı, bam teli ve en derin ya da hassas noktasıdır, bilirim gerçi. Çünkü bedenle değil ruhla yapılan seyahatlerde gidilip alınan yollar mevcuttur bu serüvenlerin içerisinde. Ve ruhun serüveni çok çok değerlidir; belki de insanın en özeli ve kıymetlisi… Tabi nefes alındığı sürece henüz sonlanmamış ama o zamana kadarki karşılaşılan engeller, çukurlar, dönemeçler ve yamaçlardan oluşup kat edilen yolların toplamında ortaya çıkıp göze görünen bir güzergahtır bu. Yalnızca yolcusunun haberdarı olduğu ruhsal bir rota... İşin o biricikliği, öznelliği, özelliği, hassaslığı ve derinliği de buradan ileri gelir ya zaten.

Hürriyet arzulayan çığlıkların en fazla duyulduğu, saldırıların ve saygı ile saygısızlığın birbirine en fazla karışıp bulandığı, hepsinin sınırlarının silinip iç içe geçtiği bir mecranın konusudur böylece aslında, inançlar konusu da. Dedik ya, hükümdarın beden değil de ruh olduğu bir diyarın kapısını aralamış olursunuz çünkü inanç ile ilgili en küçük ve kasıtsız bir imada bile. (Tabi ‘ima’ doğası gereği kasıt dahilindedir ama gerçekte iradi bir niyetin bulunmadığı hallerde bile bunu kasten yapılmış bir şeyden sayan niyet okuyucularını da göz önünde bulundurduğum için öyle dedim). O kapının aralanışıyla birlikte ruhun kaçınılmaz bir şekilde devinip sarsılmaya başladığı anı da hürmet ve sükunet dolu bir ifade ve tepkilerle maskeleyip gizlemek, hemen hemen her zaman imkansız bir hal alır. Yükselen ateş ve artan nabız ve nefes sayısı, dışarıdan duyumsanabilecek bir düzeye ulaşır. Ve yangını başlatmaya da bir kibrit çöpü yeterli olur çoğu zaman. Kelebeğin kanat çırpışından çıkan rüzgarın, bir yanar dağı alevlendirmesi gibi… İşte bu alevlenmelere, parlamalara ve yangınlara tanıklık ediyorum bazen.

Aslında… Off! Ben neden bundan bahsediyorum yine!? Geçen gün yine benzer bir talihsiz durumla karşılaştığım için sanırım. Gerçi konunun tam da Ramazan ayına denk gelmesi yerinde oldu bir bakıma. Ve şimdi ben buna ‘tevafuk’ mu demeliyim, ‘tesadüf’ demek yerine? ‘İyi’ yerine ‘hayırlı’ kelimesini kullanmak bize daha kamil ve mutaassıp bir hava mı katar ya da öte yandan? Peki ya birisine selam verirken, lisan olarak Arapça’yı kullanmak, daha mı hayırlıdır? Bir de bayramlar mesela, mübarek mi, yoksa, kutlu mu olur acaba?

Bir yanda geleneksel öğreti, alışkanlık ve adetleri şeksiz şüphesiz olarak kutsal kabul edenler, bir yanda da, inkarcılıklarını rasyonalize etmeye çalışarak buna ‘akıl’ süsü vermeye çalışanlar… Evet hatırlıyorum, bundan yaklaşık 1 sene önce de yine benzer şeyleri yazıyordum ben. (Zındıklar ve Mollalar başlıklı yazıya bakabilirsiniz)

Şimdi hayatı bir futbol sahası ve birbirine taban tabana zıt olan bu iki grubu da, rakip takımlar olarak var sayalım bir an. Tabi takımlar 11 değil, çok daha fazla kişiden oluşuyor ve belki de oyuncu sayısından çok daha fazla hakem var ortalıkta. Seyirci sayısı ise yok denecek kadar az. Fakat bendeniz, o seyircilerden birisiyim işte. İnanın. Bu son derece kalitesiz ve fair play mantığının kesinlikle gözetilmediği maçı izliyorum dehşetle.

Söz konusu takımlardan birisinin taraftarı olmayışımın sebebini az çok belli ettim sanıyorum, yukarıda. Kısaca üzerinden tekrar geçmek gerekirse, ne bileyim, tanrı tanımaz ve milliyeti Arap olan birisinin verdiği selam, neden daha kutsal sayılsın ki, bu kişi sırf kendi ana lisanıyla selam verdi diye? ‘Allah’ın selamı’ hepimizin üzerine olsun, diyerek kapatıyorum bu kısmı da. Çünkü asıl derdim karşı takımla aslında. O takımın neden taraftarı olmadığıma gelirsek de…

İnanç sahibi kişileri akıl yönünden eksik bulduklarını ‘kasten’ ima edip, açıkça söylüyorlar ve buna rağmen saygı ve özgürlük kelimelerini ağızlarına daha çok alanlar da yine bu aynı kişiler oluyorlar genelde. Ne hikmetse! Öte yandan inanç ya da dini jargonuyla ‘iman’ tamamiyle kalbi bir meseleyken, dünya hayatından verilen somut ve maddi örneklerle durumu sözüm ona rasyonalize ediyorlar. Etsinler. Herkes özgür.

Fakat sıkıntı şurada ki, inkar edişe el yordamıyla verilen bu akıl süsü, asıl karşı takıma akılsızlık suçlamasını yönelten bir silaha dönüşüyor. Evet, bu grup kan döküyor! “Ben inanmıyorum” deyip mevzuyu kapatmak yerine, apaçık bir ayetle karşılaştıklarında “haa tabi tabi” havasını çalmaya başlıyorlar. “E ama hani saygılı olacaktık, ne oldu?”… Karşı tarafın “Dinime küfretti. Kanıma dokundu” şeklinde hissetmesine yol açılmadı mı şimdi? Senin de dilini ısırman gerekmez miydi, ‘saygı’ ve ‘özgürlük’ sözcüklerine o kadar çok vurgu yapan birisi olarak? Hmm… Çifte standart mı desem, iki yüzlülük mü? Dedim ya, çok kalitesiz bir maç bu işte!

Ve iki takımı da desteklemeyen birisi olduğum halde neden bu maçın seyircisi olduğumu soracak olursanız da… Bile isteye yapılan bir şey değil, sadece edilgence bir maruz kalış hali aslında bu seyircilik. Ne bileyim, ne zaman ve nerede bir maçın başlatılacağı önceden kestirilemiyor çünkü. Belli olmuyor. Korkuyorum da biraz. Konu hemen ‘oralara’ geliveriyor işte. Ve ben de kendimi birdenbire o seyirci koltuğunda buluveriyorum, istemesem de. “Ağlamak istiyorum, sayın seyirciler!”

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum