Hüzeyme Yeşim Koçak

Hüzeyme Yeşim Koçak

Yazarlık Hikâyeleri

Terör dönemlerini yaşamıştım, içindeydim, kayıp yıllardı. Türkiye binlerce şehit verdi. Özellikle dağa çıkan, kandırılan, istismar edilip, geleceği çalınan gençler derinden etkiliyordu. Bebek katillerinin şiddeti hızla devam ediyordu. Uzmanların ve PKK itirafçısı militanların kitaplarını okudum. Ülkem adına fevkalade üzülüyordum.

Çöp hikâyesi ve kahramanı Zeliş bu elem ve hassasiyetten doğdu. Örgüt lideri Halil’e âşık, onunla birlikte dağa çıkan taşralı kız. Zamanla saptığı yolun yol olmadığını bilecek fakat geri dönemeyecekti. Meramını kendi anlatmaya çalışsın:

“Ben Zeliş. Dünyaya savaşmak için geldim. Cinsiyetimle zaten harp halindeydim. İkinci sınıf bir kimlik. Sonra doğduğum yerim kasabam, “az gelişmiş” dedikleri türden. Tozlu çamurlu yollar, ışıksız, kör, aksak yaşantılar; gerilik kokan uzantılar, habis urlar. En nihayeti annemin kocasının mesleği: Belediye çöpçüsü.

Nasılsın babacık! Sen hâlâ mahallenin çöpleriyle uğraş, savaş; benimse verdiğim tek uğraş, toplumla kendimle, âlemle, kısaca her şeyle. Savaş!

Anam’a: Mantı, biber aşı yapar mısın ana! Sarı kızı sağar mısın? Tarla da belin büküle, azaların döküle, bedenin yorgunluktan ölene dek çalışır mısın? Irgat anam. Nasılsın?

Beni sorarsan. Ben çok iyiyim. Burda beş yıldızlı Hilton Palas’da kalıyorum. Elim sıcak sudan soğuk suya değmiyor. Kocam yerine keleşime, ya da aynı soğuklukta kaleş-kalleş erkeklere sarılarak yatıyorum. Hiç hırpalanmıyorum, ezilmiyorum.

Sakın ola ki dağ kovuklarında, mağaralarda falan yattığımı, bit kene içinde kaldığımı düşünmeyesin. Asla açlık pençesinde kıvrandığımı, kuru ekmeğe talim ettiğimi; katır, eşek, kurbağa, kaplumbağa gibi özel mönülerle ziyafetlerimizin zenginleştiğini aklına getirme. Çünkü tahmin edersin, burada bütün bir tabiat, açık büfe.

Onlarca kafa içinde yatarken (herhalde kafasızlığımdan olsa gerek) kutuplarda kalmış gibi, bir başıma, yapayalnız donduğumu; çıtır çıtır yanan sobamızın ve senin göğsünün sıcaklığına, ailemizin ateşine hasret kaldığımı. Yok, düşünme böyle akla ziyan şeyleri; tasalanma.

Ortalıkta delifişek gibi gezindiğim, dünyayı bir pula sattığım yılların hatıralarına; kâh protesto kâh güya ölüm oruçları dediğim, sunî açlık ve öfke krizlerine girdiğim, şişirme bunaltılı günlere; “Bu kıza gene nazar değdi.” deyip, hoca doktor koşturduğun, tütsülerle kötü ruhları kovduğun; çöpçü babamın kendince önemli, değerli bulduğu okumuş, sözü geçen kimseleri, beni ikna için akıl almaz yollarla, bana öğüt ve akıl verirken, size sabır, vakit saat tavsiye ederken; lânetlediğim, topa tuttuğum saman sarısı zaman yapraklarına, takvim rakamlarına.. bir türlü boşaltamadığım enerjimi, sevgi, iddia, yarış, şiddet şeklinde dışa vurduğum; o savrulmuş, kırılgan, gülümsü, tülsü günlere aşerdiğimi.. katiyen aklından geçirme emi ha..

Hayat’a: Rosa, babası yaşındaki bir adamla evlenmek istemediği için örgüte katılmıştı. Zerrin’i kendi babası, elleriyle örgüte teslim etmişti. Zira azılı bir devrimci; eski ve kıymetli tüfeklerimizdendi; arada sırada tutukluk yapsa da... Behrem kot, kahramanlık romantizmiyle yüklüydü, halkı kurtaracak, yepyeni bir yol açacaktı; böylelikle hem yol hem toplum mühendisliği sıfatını beraberce taşıyacaktı. Che kot, marazîliği ve maraza çıkarmayı seviyordu. Rus ruletine bayılıyordu. Aydın kot, hakikî bir aydındı. Dünyası sanrılarla ve tanrılarla doluydu.

Kimi okul sıralarında bu eğitimi almış, devrimci çevrelerde, derneklerde yetişmişti. Hepimizin ayrı hikâyesi vardı. Genelde tek yönlü bir eğitim, eğilim. Hümanist, enternasyonalist. Ve Zeliş, aykırı solist.

Beni Kim Yarattıysa; Tabiat Ana, Tesadüf Amca veya yalnızca Baba’ya:

Sıra sıra dizilmişler, inci taneleri gibi, hepsi bir arada. Üç yaşında gözüken kızın yüzü kan içinde, minik pembe karnı hafifçe açılmış, sağ elinde ekmek kırıntıları; bluzu yukarı doğru sıyrılmış, mışıl mışıl uyuyor. Anne ortada, diğer yanında ilkokul çağlarındaki oğlan var; başını sağa doğru çevirmiş, konuşur gibi... Anne kollarını iki yanına, onları hâlâ kucaklamak istercesine uzatmış. Bir uyanabilse ah! Anne! Bebeciklerini hiç kucaklamaz mı, sarıp sarmalayıp, geleceklerini kendi elleriyle kurup çatmaz mı? Şiş karnı yarılmış, içinden bir bebeğin aceleci başı fırlamış. Merhaba! Dünyayı çok mu sevdin tatlım, devir sürât devri tabiî. Ey! Eşit ve adîl paylaşım, asîl yaklaşım! Merak etme bebecik, senin kanınla da devrim yazılacak... Sakın aklından çıkarma! Devrim çorbasının ana malzemesi, KAN’dır.

Dün bir aile daha yok oldu.. Dün bir köyün canına okuduk. Dün bir minibüsü roketatarla vurduk... 11 ölü, içlerinde 60 yaşlarında bir kadın, iki de çocuk var. Her meslekten, asker, polis, sivil halktan, öğretmenlerden yediden yetmişe, irili ufaklı katliamlar... Dünde bugünde ve yarında; kanama.

Kocaman bir kanalizasyonda gibiyim. Hepimiz ayrı çeşit pislik, murdar kardeşlerimle güzel güzel yüzüp gidiyoruz. Kilometrelerce uzanıyor yuvamız. Dibini bucağını arıyorum, bulamıyorum.

Lakin ben bir yabancıyım. Dünde, bugünde ve gelecekte. Dağa taşa, yanımdaki iki ayaklılara, tüm varlıklara, insanlığa, şeytana, Allah’a. Yabancıyım. Bu coğrafyada, tarih de yerim yok; ruhum delik deşik, düşmanım çok.

Affedersiniz Zeliş diye biri vardı eskiden, tanır mıydınız?

Geçmiş her an beynimde. Hatıralardan biri, diğerlerini itip hızla öne çıkıyor. Bir Kurban Bayramı. Genç kız Zeliş, arka sayfalardan, orta çağlardan bağırıyor. Kurban kanını görmemek için gözlerini perdeliyor, hayvanın bağırışını duymamak için kulaklarını tıkıyor. “Vahşet! Ne ilkel barbarca gelenek!” Babasına sesleniyor: “Umarım, bahçenin taşlarını kirletmemişsindir. Eh! artık, kurbanının çöpünü de toplarsın.”

Bir gölge önüme dikiliyor. Ses derinlerden ötelerden ağır ağır konuşuyor:

“Bu Kurban Bayramını beğendin mi Zeliş! Senin bayramını! Mübarek olsun kızım!”

Karaltı sonra uğuldayan rüzgâra, tarihimin yalnızlığına karışıyor... Hoyrat bir el yakama yapışıyor. Halil’in dalgalı, yayla yeşili gözleri, cins bir yılanınkine dönüşmüş, zehirli:

“Sen hepten sersemleştin. Neden gözlerinle kulaklarını kapıyorsun. Derhal aramıza katıl.”

Kadın ve birey olarak varoluşum; kutsal devirim daha kaç kurbanla gerçekleşecek? Çıldıran öfkemi, kinimi, pişmanlığımı; iç kanalizasyonumun derinliklerine postalıyorum.

Geceleri artık uyuyamıyorum. Bir kan denizinde yüzüyorum. Kan yükseliyor, boyumu aşıp, beni sarmalıyor. Gökten yağmur yerine kan yağıyor... Çiçeklere bakıyorum, kanlı. Gözyaşları hep kan. İnsanlar konuşmuyor, aşktan, dostluk, arkadaşlık, mutluluktan dem vurmuyor; sözcükler kanlı. Sûretler, çizgiler görüyorum belli belirsiz, kan renginde.

Makinalaşmak istiyorum.Trum trak.. O kadar heveslenmişim ki, elimin kolumun hareketleri, yürüyüşüm tuhaflaşmış. Hayır! İnsan olamam.

Halil’in kahkahaları tepeleri çınlatıyor. Bağıra çağıra kafama şaplak atıyor:

“Bu iyice şapşallaştı be!”

Kaleşnikofun ucunda kanlı yüreğim, defalarca vuruluyor.

Algılarım, iletişimim berbat. İçimden sürekli, kendi üzerime, karşımdakilere, büyük bir zevkle kusmak geliyor veya kusmuğumda boğulmak.

Halil, yüce eylem planları hazırlığında. Eylemin güçlülüğü, kitleleri derinden sarsıp, yaralaması; liderin yerini, sağlamlaştırıyor, Halil’in puanlarını arttırıyor. Daha çok ölüm, daha çok puan.

Kimsenin umurunda değilim. Bir avuç insan, güya birbirine bağlı, kendi kopuk yalnızlığını yaşıyor. Yalnızca birinin gözleri, ayrıksı bakışları devamlı üzerimde; âdeta çakılıp kalmış... İbrahim kot denen, zayıf, bodur, çopur yüzlü adam. Ara sıra öğretmenlik taslar. Son derece sinirime dokunuyor. Hayret! Şimdiye kadar benden hiçbir talebi olmadı. Sadece seyrediyor.

Git işine be adam! İri iri felsefî tartışmalara gir gene, memleketi kurtar; yahut ne bileyim ben, silahını temizleyip, insancıl gayelerle üç beş adam vur; bizden olmayan köyleri basıp kadın kaçır, tek bana illeşme. Ben kendime yeterim zaten.

Son zamanlarda gittikçe çoğalan yoğunlaşan bir çöp kokusu alıyorum. Kokumdan iğreniyorum. Çöpleriyle haşır neşir, göbek göbeğe yaşayan, evinde, hayatının merkezinde barındıran bir çöp adam gibiyim. Sağım solum, yanım yörem, beden evim hep çöp... Çöpten ideolojim, çerden çöpten terörist ailem, çöpten dünyam.

İmha ekipleri! Lütfen artık bu çöplüğü yok edin! Vurun beni! Vurun beni! Allah aşkına öldürün beni!

Ağlıyor muyum, bütün salgılarım ortaya mı dökülmüş, bilmiyorum. Sırılsıklamım. Bir ağaca yaslandım, ayağa kalkamıyorum. Cinsiyetsizim, herkese uzağım. Bir siluet yanıma yaklaşıp oturuyor. Sakallı bir erkek, karanlıkta seçemiyorum. Zemin sanki ayaklarımın altından kayıyor, çok mu ağladım, görüşüm mü bulanık... Hayallerle, gerçekler birbirine karışmış. Zihnim sanki duruyor.

Mağarama gömülü sesim, kafeslenmiş duygularım, dizginlerini kopartmış bir özlemle “Baba!” diye bağırıyor. Yüzümü avuçlarının içine alıyor, sonra saçlarımı uzun uzun okşuyor. Şefkatli, merhametli.. Gözlerime inanamıyorum. Heyecanla, sevinçle, kimseye duyurmamak için fısıltıyla: “Geleceğini biliyordum baba!” diyorum. “Beni affedeceğini.” Elleri beni rahatlatıyor, biraz huzura kavuşuyorum; kokusunu da sevdim, çöp gibi değil.

“Vazifeni yapar mısın baba! Burda bir çöp var. Beni de alır mısın? Yalvarırım baba!”

Galiba ağlıyor. Garip, babamı ağlarken hiç görmemiştim. Ona annemi soruyorum, kasabayı, sarı ineği, tanıdıkları; işine devam ediyor mu? Zor konuşuyor, hatta konuşmuyor. Ziyanı yok, tercüme lüzumsuz, anlayabilirim; alnıma bir öpücük konduruyor.. Hayat öpücüğü! Birden hafifledim. Eline yapışıp, etrafa bir göz atarak korkuyla: “Halil seni görmesin baba!” diyorum. Ağaçların arasında gözden kayboluyor. “Gene gel, baba!”

Son söz İbrahim’den:

Bir bahar günüydü. Halil’in kolunda kraliçeler gibi azametliydin. Ben “bu güzel parçayı nereden bulmuş” diye düşündüm, talihini çok defa olduğu gibi kıskandım. O zamanlar için kıymetliydin. Umutla çevrene bakıyordun. Öteki kızlara hiç benzemiyordun. Halil ki kupkuru, şer kumkuması bir adam. Yüzeysel ama nedense, senin gibi aklı bir karış havada kızlara “süper kahraman” hayali giydirten. Hâlbuki maskesini bir sıyırsaydın. Onun için, hepimizin araç olduğunu. Sırtlarımıza, kafalarımıza binerek istediği yere gittiğini. Yalnız bir malzeme, nesne konumunda tanımladığını…

Halil, gaddarlığını, “ideoloji” ambalajında saklıyor; erdemin, kahramanlığın en üst noktasını ölüm de görüyor, ölümü kutsallaştırıyordu. Despot, evhamlı sadistik yapısı, başkalarının kaderini elinde tutmanın verdiği zevk, onu kıyıcı bir cesarete itiyor; ‘Tanrıcılık’ oynamak istiyordu. Biz bu trajikomik vaziyete göz yumduk. İdeoloji, bizim de Tanrımız ve onun piyonları bizim de tanrıcıklarımızdı çünkü.

Herkes, her şey kullanılabilir, “hedefler” için... Hepimiz kullanıldık Zeliş, Halil bile.

Hayatımız, gerçek değildi. Yaptıklarımızın ideolojimizin adına olduğu iddiasındaydık. Hâlbuki tasarı ve plânlarımızla; vardığımız nokta çelişiyordu. Yaşantıları çizme, yön verme; bizlerin ve zamanın tarihini oluşturma kuruntusuna dönüşüyor, kapanımızı kuvvetlendiriyordu. Hepimiz o yeme, kapana cesaretle atılmıştık.

Seni suçlamıyorum. Halil, benim gibi fizik yoksulu, fukara erkekler için bile yakışıklılığıyla (hiç değilse bu yönden) imrenilir erkekti. Kimimiz ona ‘örnek insan, eşsiz lider’ vurgusu yaptık. Onu abarttık.

Zavallı taşralı kız! Çabucak gözden düştün. Örgütten kaçamazdın. Şansın sıfırdı.

Ama söylemimiz ve eylemimiz, seni artık mahvediyordu. Bizce bir düşmanın haysiyeti, şahsiyeti olamazdı. Bir nevî ikinci sınıf insan, alt örnek. Sen, sevgisizliğe katlanamıyordun. Dünyadan, hayattan kopuk, kendine özgü, insan ve insanlıktan uzak, bir yaşantımız vardı. Senin bulmayı umduğun, vaat edilmiş cennet, pırıltılı gelecek hiç değil. Yolculuğumuz; bataklıkta bitiyordu; inancımız insanla örtüşmüyordu.

Şu an düşünüyorum da, belki kendimi ve seni kurtarabilirdim. Sonuçta, kullanma tarihi dolmuş bir ideolojiyi yaşatma adına, bu zillete katlanmaya değer miydi, bilemiyorum. Hiç değilse, asgarî müştereklerde birleşebilir, uzlaşabilirdik. Ama sanki bir çeşit hipnoz içindeydik. Evet, ben bir seyirciydim, hepsi bu. Kendi düşüşüm ve başkalarının düşüşüne öylesine alıştım ki, düşüşünü, ağır çekimle ölüşünü, yalnızca izledim. Eylem, savaş ‘ötekilere’ yönelikti. Kendi içimize çevrilmesi söz konusu değildi.

Seninle yaşamak, bir gülüşün içinde bulunmak gibiydi. Acı bir gülüş. Sen ki, benim iyi yanımdın, doğru parçamdın. Yok oluşunu seyretmek, benim de ölüşümdü. Hayatımda pek çok ihanet vardı. Ve fark etmediğin bir şey daha. Ben hainlikten sabıkalıydım.

Halil, homurdanıp duruyordu. Kuşkusuz, hepimiz için plânları vardı. Sonra, sabırsızlıkla bekleyip durduğumuz, ihtilâlci saatin vakti gelip çattı. Halil hepimizi toplayıp, vaaz sayılabilecek dokunaklı bir konuşma yaptı. İdeoloji ifade edilmek, gösterilmek isterdi. Ancak eylemle, hedeflenen mümkün olabilirdi.

Kadınlarımız, bizim baş tacımızdı. Devrimin bir neferi olaraktan, elbette sizlerden de yararlanılacak; kadınlarımızın yeterince değerlendirilmemiş gücü, mutlak zafere olan inancı, ‘görev bilinci’ ziyan edilmeyecekti.

Bu bir ‘onurlandırma’, senin için ödüllendirmeydi Zeliş. Çok güzel bir fırsattı. Kahramanlık mertebesine erişecek, adın dillerde gezecek, basın yayında zikredilecek; doğan bebeklere konacak, şarkılarda dolanacak, posterleri süsleyecekti. Unutturulmayacak, daima yaşayacak, ölümsüzleşecektin. Devrimci –feminist bir sembol, kızıl bayrak olacaktın.

Halil, düşüncesini böyle sundu. Kendini ve askerlerini feda etmeye hazır, yaralı kumandan pozlarındaydı gene. Alınan istihbârata, talimatlara göre, uzun uzun eylemle ilgili açıklama yaptı. Patlayıcıları beline, kendi elleriyle yerleştirdi. Kuzu gibiydin. Olanları anlıyor muydun, bilmem. Fakat otomatların, itaatten başka tercihleri yoktur. Uyuşturucu almayı dahi reddettin. Durumu tereddütsüz kabullendin. Halil memnundu, seçimi doğruydu.

Şişkin karnına gülerek baktın, elinle bombaları okşadın. Acaba, kendini gerçekten hâmile mi sanıyordun. İster istemez güldüm. Halil kızdı: “Ne sırıtıyorsun lan! Yoksa seninde mi beynin sulandı.” Sonra, mânâlı bir göz işaretiyle, son emrini verdi.“Zeliş kardeşimize, eylem yerine kadar sen eşlik et İbrahim, aksilik çıkmasın.” dedi.

Anladığımı gösterir tarzda, elimi belime, sert, ateşli sevgilimin olduğu yere götürdüm. Üzerinde, garip bir huzur, teslimiyet vardı. Babasını takip eden uysal bir kız çocuğu gibi, ardım sıra yürüdün.

Seni salıverdim. Son defa arkandan, hislerim karman çorman seyrettim. Bir şeyler yıkılıyormuş veya yapılıyormuş gibiydi yahut ikisi birdi. Artık özgürdün. Büyük bir kararlılıkla yürüdün.

Ama neden, neden benim güzel Zeliş’im; hedefin olan kalabalık karakol binasına değil de, tam aksi istikametteki, yalnız, kimsesiz çöp bidonuna gittin? Çöpleri bu kadar çok mu seviyordun. Neden, kapağı aralayıp, içine girmek için hamle yaptın. Yerin orası mıydı?

Korkunç bir patlama oldu. Bir saniye her şey durdu. İyi bir seyirlik değildi, beğenmedim. Beyninin, güzel kalbinin, sevgili ‘Çöp Bombamın’ muhteşem vücudunun parçaları caddeye yayıldı. Yakın binaların duvarlarına sıçradı, kaldırımla haşır neşir oldu; ama çöplerinden katiyen ayrılmadı, onlara kardeşçe sımsıkı yapıştı.

Dakikalar, saatler, asırlar geçti. Gizlendiğim delikten çıktım. Âdem yaşında, yüzyılları sırtına yüklemiş bir ihtiyar, çaptan düşmüş dinozor bir militan olarak karakol binasına doğru yürüdüm. Ulu Devrim beni kahretsin! Hainliğim yine depreşmişti.

İnsanlar değişir Zeliş. Değişim, gelişim her zaman iyi yönde olmaz. Bakarsın, acımasız bir katile dönüşmüşsün. Haksızlığa, sömürüye karşı düzen kuracağız derken; görürsün ki, kendi insanlık düzeninden, insaniyetinden vazgeçmişsin; kurgulu, düzenli, ölüm makinelerine çevrilmişsin.

Ben, ölümüne lânetli dilimle sustum. Ellerimle cevaz verdim. Kalbimle onayladım. Başkalarına yaptığım gibi, senin de kendimin de cellâdı oldum. Ama ben cellât doğmadım.

Çaldığımız hayatlar ya da göz yuman seyirciliğimizin veya suskun katılımımızın, yanlış tercihlerin bedelini işte şimdi ödüyorduk. Bizim hayatımız, zamanımız, geleceğimizden de herhalde küçük bir karşılık olarak alınıyordu. Artık ödeme zamanı, ödeşme vakti!

Şimdi ishale tutulmuş gibi konuşuyorum, içimdeki cerahati boşaltıyorum. İtiraf ediyorum... İfadelerimi, kapalı odalarda alıp, kara kutulara sıkı sıkıya saklıyorlar. Anlıyorsun ya, kötülükler ortaya çıkıp yayılmasın, dünyayı kokutmasınlar diye. İtinayla, üzerine titriyerek. Ben de bir iyilik yapıp kendime, kalbime de bir gardiyan dikiyorum. Dişi, suskun güzelce.. Biraz sana benziyor; bazen lâflaşıyoruz. Bana genelde gülerek şöyle sesleniyor: “Hey! Çöp kot! Bugün nasılsın? Devrim havalarında mısın?”

Önce iç hapishanemin duvarlarını yıkıyorum... Sonra mahpus olduğum hapishanenin duvarlarını. Beraberce dünyanın tüm çöplerine bir bomba sallıyoruz...” (Hüzeyme Yeşim Koçak, Bekleyen, Akçağ, 2006)

Hikâyenin sonu o kadar etkiledi ki bir zaman çöp bidonlarının önünden geçemedim. Hayat ve edebiyat buluşmuştu; Zeliş kimdi? “Çöp” en sevdiğim hikâyelerden biriydi…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Hüzeyme Yeşim Koçak Arşivi

Büyüyünce Roman Olacağım

12 Nisan 2026 Pazar 14:51

Eskimez Bir Hikâye

05 Nisan 2026 Pazar 13:31

Kiraz Zamanı

29 Mart 2026 Pazar 14:56

Bayramınız Mübarek Olsun

15 Mart 2026 Pazar 12:52

Aşk, Perdeler ve Kadın

08 Mart 2026 Pazar 13:24

Millî Edebiyatçımıza Selâm

01 Mart 2026 Pazar 13:13

Aşk ve Perdeler

22 Şubat 2026 Pazar 12:30

Pencereler ve Perdeler

15 Şubat 2026 Pazar 12:34

Çöp/ Çöplük/ Çöpleştirme

08 Şubat 2026 Pazar 13:00

Koltuk

01 Şubat 2026 Pazar 11:42