Hüzeyme Yeşim Koçak
Derin Bir Özlem
Ferdi manada içinde yaşamak istenilen, gönlünce donatılan, (özel) altın çağlarına dönme arzusu, daüssıla hissi görüldüğü gibi; milletçe de maruz kalınan şartlardan dolayı bunalıp, âdeta bir kötülük girdabında boğulunan, değerlere savaş açılan ağrılı zamanlarda; mazideki bir döneme/ kahramanlara, olaylara, hatta sadece tasavvurdaki arı duru hayali bir beldeye hasret çekilebiliyor. Eski(meyen) özleniyor.
Hususî hayatımızda geçmişin sadmeleri, bir vakitler nasıl cevr ü cefa çektiğimiz unutulup, tatlı bir hüzün tülüyle sarılıyor.
Günümüzden memnun kalmadığımızda ise, mücadeleyi bırakıp kendimizi salıvermek, bazen her şeyden vazgeçmek emelindeyiz.
Bir ölüm iştiyakıyla ağır-hızlı bir nevi intiharlar; herhâlde daha iyi bir yere gideceğimizi, sızıları görünmez kanı dindireceğini düşündüğümüz, kim bilir kaç çeşit kaçış yolu, ille de nostalji duygusu var. Bir şekilde çekilen ezayı, azabı sonlandırma hamleleri, tatiller, fasıl(a)lar, eğlenceli meşgaleler, kes(k)in uyuşma vesileleri...
Ekrem Demirli Hoca, “Nostalji’yi, ân’ın darlığından hayalin genişliğine kaçmak” diye tanımlıyor. Ve Hz. İbnü’l-Arabî’nin dikkat çekici bir tespitini görüşlerimize sunup yorumluyor:
“İbnü’l-Arabî nostaljinin insandaki kaynağını ele alırken şaşırtıcı bir örnek verir: Yeryüzünde geçmişi ân’a tercih etmek temayülü Hz. Âdem ile başlayan kadim bir alışkanlıktır. Başka bir anlatımla nostalji bedenlerimizin babası –ruhlarımızın babası Hz. Peygamber’dir- Hz. Âdemden bize kalan bir miras olarak, nesilden nesile itinayla aktarılan bir alışkanlık, hatta insanlığın ortak geleneğidir(…) Belki de zamanı üç kısmıyla idrak edebilen yegâne varlık olmak böyle bir şaşılığı mümkün kılıyor: ân’da yaşarken geçmişte bulunabilmek veya geleceğe savrulmak gibi(…)
İbnü’l-Arabî, Hz. Âdem’in şöyle bir şiir okuduğunu aktarır:
Beldeler değişmiş, beldedekiler de
Yeryüzü kapkara bir tozla kaplanmış
(Fütâhât-ı Mekkiyye, c. 17, s. 119)”
“Hz. Âdem bu şiiri Kabil’in Hâbil’i öldürmesi üzerine okumaya başlamıştı. Oğullarından biri ötekini mal ve iktidar hırsı yüzünden öldürünce yeryüzü değişmişti. Belki de Hz. Âdem ‘toprak’tan yaratılmış olmanın anlamını o zaman fark etmiş, meleklerin ‘yeryüzünde kan dökecek ve bozgun çıkartacak birisi’ derken neyden söz ettiklerini yeni anlamıştı. Dinin bize söylediğine göre insan ‘cennette’ yaratıldı. Ardından Âdemin ve Havva’nın birlikte işledikleri bir suç sebebiyle yeryüzüne gönderildiler.”
Demirli Hoca’ya göre, insanlığın gerçek tarihi “Kâbil’in Hâbil’i öldürmesiyle başladı”
“ …hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacaktı ve cennetteki varoluşumuz bu eylemle kesintiye uğramış oldu. Hz. Âdem’in okuduğu şiir bunu anlatıyordu: Onun ‘değişti’ dediği şey dünyanın ve şehrin kendisi değil, insanın Allah’a döndüğü saf ve temiz hâliydi. Başka bir anlatımla kirlenen şey yeryüzü değil, bizzat insanın kendisiydi. Şiir, saf insana duyulan özlemden ibaretti.” (Ekrem Demirli, Tasavvufu Düşünmek, Fikriyat, 2026, s. 376-377)
Kitapta, yine bir hadis misal gösterilir:
“Hz. Peygamber Kâbe’de tavafın başlama noktasını gösteren Hacer-ul Esved’in Cennetten beyaz çıktığını, insan insanoğlunun günahlarının onu kararttığını beyan buyurdu. Hadîs-i şerif, Hz. Âdem’e izafe edilen şiiri anlarken bize rehberlik edebilir: İnsanoğlu yeryüzünde yeni bir hayat inşa ederken, ‘cenneti’ unuttuğu gibi dünyaya geliş gayesini de unuttu, kendine yeni bir gaye belirledi. Bu insanın kirlenmesi demekti. Allah’ı unutmaktan kaynaklanan ‘kirlenmenin’ sembolik karşılığı ise Hacer’in yani beyaz taşın ‘esved’ yani siyaha dönüşmesi oldu: Günahlarla bir taşı karartık!”
***
Mukaddes topraklara ilk ayak bastığımızda fevkalade tatlı, anlatamayacağım bir duyguyu da yaşamıştım. Derin bir özlem. Hatırlamadığımız, nisyana terk ettiğimiz zaman mekan üstü bir iklim / yer… vardı.
Mahiyetini tam bilemeseniz de, ruh oraya dair bir sıla hasreti çekiyordu. Daüssıla hissiyle doluydu. Yazmaya çalıştım:
“…Her şeyden önce. Her şeyden evvel… hakiki ülkenizin, asıl vatanınızın ne olduğuna dair hoş, hafif sızılı, fakat başka hiçbir kutlu mekânda hissedemeyeceğiniz, harflere dökemeyeceğiniz, lisanı imdada çağıramayacağınız, sadece Tanrı’dan medet umacağınız, altıncı.. dokuzuncu hisleri de devreye sokan.. aktarımlar açılımlar kanatlanışlar…
Boşalan dolan, dolan boşalan.. Uçuşlar.
Kudret Kelâmı, Allah selâmı, ünsiyet letafet şetaret ve özge ubudiyet. Özün ötesinde öz... Saklı Cennet.
Havaya suya sinmiş ruhaniyet. Dağlarda dile gelen selâmet, dorukların çağrısı, hürriyet içre hürriyet… Semadan inen helva; halis niyet gayret, kutlu şehadet…
Göze giren, yüreğe inen tatlı mukabeleler, varlığa sinen dostane mesajlar Belki, her şeyin Rab’le bağlantısı. Doğrudan, vasıtasız bir “kendilik”…
Hızlı iletişim, aşk harareti, sürur, muhabbetname; varlıktaki sevda, dolduran taşıran ölümsüz nağme…
Unuttuğunuz, belki çok çok eskiden bildiğiniz, gönlünüze yazılı, hafızanızın diplerine kazınmış bir Ezel yurdunun, Kalu Belâ meclisinin incelikli yadı…
Allah’a aidiyetinizin, rabıtanızın, aşkın has kokusunun, gönül’lenmiş Hazreti İnsan’a has iklimlerin şeddelenmiş imbikten geçmiş süzme ifadesi; eski(meyen) vatanın Kevser tadı, doyumsuz yüce adı… “(Hüzeyme Yeşim Koçak, Ötede, Romantik Kitap, 2008)
…
Kurban Bayramınızı tebrik eder, hakikî bir huzur sükûn ve neşeyle geçen bayramlara erişmeyi niyaz ederim.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.