Hüzeyme Yeşim Koçak
Eskimez Bir Hikâye
Bazı hikâyeler gelişiyle fışkırışı duygusuyla farklı olduğunu hissettirir, özeldir. Asıl ilham kaynakları değişiktir.
Hayat edebiyat etkileşiminde, yazılanın arka planı, hikâye içinde mevcut nice hikâyeler, gizli kahramanlar vardır.
Şimdi bu edebi süzü(lü)şlere, hikâyelerin ardında saklananlara dair bazı misaller vereceğim.
Onu tanıdığımda 19 yaşındaydım. 40 yaşlarında, bekâr, hiç evlenmemiş bir hanımdı. Hayatımıza girmişti ama fazla hoşlandığımı söyleyemezdim. Onu anlamaya ve tanımaya çalışıyordum. Felçli annesine senelerce bakmıştı ki önemli bir meziyetti. Fakat sosyal hayata dâhil olamayışı, uyum sağlayamaması, şartlar icabı yalnız kalması da sağlıklı iletişimde bazı sıkıntılar meydana getirmişti.
İçim ona dair binbir hikâyeyle dolup taşıyor, kalem ak sayfaları karalamak istiyordu.
Ona “Hayriye” adını verdim, tanıyan olabilir diye yaşını 60’a çıkardım. Hastalandırdım, hazin abartılı bir son yakıştırdım, amansız bir hastalığa yakalanmıştı ve ölüyordu. Akabinde bir yazar yakıştırmasıyla kendini tedavi eden doktora âşık ettim. Hayali bir düğün yaptırdım. Ancak bu ezik, kederli kadın sonuçta mutlu öldü.
İlk hikâyelerimden “Hayriye’nin Düğünü” böyle ortaya çıktı. Muhtemelen olumsuz duygularımı yumuşatmak, ehlîleştirmek(!) istemiştim yazıyla. Edebiyatın sağaltım vazifesi de mümkündür zannımca.
Fakat fazla hazzetmediğiniz kişileri kâğıt üzerinde (cezalandırılmama ayrıcalığına rağmen) kolay öldüremezsiniz.
Hayriye apayrı bir yerden baş gösterdi. Hayatım başka hikâyelere karışmış, yazmayı bırakmıştım. 2000’lere doğru –herhalde milenyum etkisi- yazma hevesim tekrar depreşti. Herhalde bir kıyıda gizli ölümsüz bir tutku gibi kalmıştı. Ancak kalem işlemiyordu.
O sıralar çok popüler olan, Türk Edebiyatı Vakfı ve Dergisinin düzenlediği Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’na bu eski gençlik hikâyesini gönderdim ve bir derece aldım. İlk defa önemli bir dergide yazım yayınlanmıştı.
Sonra (edebî) hayatımda devrim gibi bir hadise gerçekleşti. Pakistanlı Türk Edebiyatını yakından takip eden bir yazar, Em. Albay Sevgili Masud Akhtar Shaikh, Hatice Özçelebi’yle beraber bu hikâyeyi “Türkiye’nin En Güzel Efsaneleri” isimli Urduca antolojisine aldı. Yarışmada neden ilkleri paylaşan beyefendileri değil de, daha geriden gelen, henüz kitabı dahi olmayan bizim gibi isimleri tercih etmişti bilemiyorum.
İleriki senelerde tanıştığımızda kalemimin güçlü olduğunu ifade etti, belki öykünün içindeki duygusal tonu sevmişti. Hayatla çekişmeli, çilekeş yas(ş)lı kadınlar sanırım her toplumda bulunurdu. Hayriye havalandı, kendisini seven ve beğenen merhum Masud Akhtar Shaik’in kollarında tüm Pakistan’ı dolaştı.
Ardı sıra tekrar bir çıkış daha yaptı, başı göğe erdi(!). Türkiye’nin İlk Sesli Öykü Antolojisinde, seçkin yazarlarımızla birlikte yer aldı. Tiyatrocu Bedia Ener bu öyküyü seslendirdi, özel müzikler yapıldı her hikâyeye.
Hayatta da edebiyatta da hikâyeler devam ederdi ve zaman bakmasını bilene ibretli örnekler getirirdi.
Hayriye en son başka bir isim ve kılıkla, “Bana Anne Der Misin?” öyküsünden seslendi. Artık gerçekten de 60 yaşına gelmişti. Ve maalesef, ilk öyküdeki gibi hastaydı, kanserliydi. Hastanelerde ömrü geçiyordu.
Aramızda gerilimli de olsa, merhamete saygıya dayanan bir ilişki gözüküyordu. Artık konuşamamaya başlamıştı. Hikâye şöyle devam etti:
“Bir gün tavrını merak ediyordum, muzipçe ‘beni seven dilini çıkarsın” dedim. Hayretler içindeydim, dilini yutmamıştı, cesurdu fakat.. üstü beyaz noktacıklarla kaplıydı.
O azîz dili, yüce gönlün işaretini öpmemek için kendimi zor tuttum.
Derken meşhur düğün zamanı geldi. Hemşire, “Parmağındaki yüzüğü çıkarın” dedi. Onu üzmek istemiyorum, hareketlerim yavaştı. “Çekip alın, canı yanmaz, O öldü” diye ikaz etti. Gözyaşlarına boğuldum. Yüzüğü usulca parmağından kaydırıp babama verdim. “Seni seviyorum anne, Anne!”
Bununla birlikte öğrenmek istiyordum. Beni hakikaten sevmeye başlamış mıydı? Ne de olsa ufak tefek hizmetim geçmişti, aradaki yakınlık bu sebepten miydi, zoraki miydi?
Cevap gecikmedi, rüyadaydım, karyolada yatıyordu, beyazlar içindeydi, kapıdan içeri girdim. Beni görünce ayağa kalktı, sarıldık. O kucaklaşmanın lezzetini hâlâ unutamam.
Hoşlanmadığınız kişiler ve olaylar, engeller sonuçta sizin kazancınız olabilir. Hayat size hizmet eder geliştirir.
“Hayriye’nin Düğünü” edebî hayatımın merkezinde bir öyküydü. Can suyu gibi oldu, yol açtı. Nice yazılara, kitaplara analık etti ve Hayriye hiç bilmese de hayatımda bir “anne katkısı” gibiydi, üredi çoğaldı gitti.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.