Hüzeyme Yeşim Koçak
Büyüyünce Roman Olacağım
İlk romanım Çoban Aşkın Çocuğuydu (asıl adıyla Sinderella’nın Pabucu) birkaç hikâyenin ilerleyerek, kendini gösterip gelişmesinden doğdu. Ve bir rüya ikliminde Sinderella’nın çıktığı maceranın adı oldu. Külkedisi masalını oldukça çarpıtmıştım. İçimde yenilikçi deneyci bir damar vardı sanırım.
Sinderella’nın asıl adı Sinem’di ve bizimkine benzer bir memlekette yaşıyordu. Devreye bir de İçmimar olan Bilge Çobanı soktum.
O yolculukta başta İblisO, Sinderella Sinem’in karşıtı “Kara” isimli kişilik bulunuyordu mesela. İlaveten damatları da değiştirdim, romanda Sinem’i yönetim(!) kademesinden Prens Cumhur’la evlendirdim(yazar keyfi n’olacak).
***
Meşhur masaldaki peri ise, başlangıçtaki (daha ham halindeki) hikâyemde Batı perisiydi:
“Sinderella açık pencereden içeri giren güzel kadına hayretle bakmış. Heykel gibi şahane bir vücudu, mermervari sert ve şâşaalı bir elbisesi varmış. Bir kolu havada, sönmüş bir meşaleyi tutuyormuş.
Sinderella ister istemez; “Acaba feneri nerede söndürdü” diye düşünmüş. Yabancının üzerinden, her haliyle çağdaşlık akıyormuş.
“Kimsiniz?” demiş ürkek Sinderella.”Ciciannem mi yolladı sizi?”
Cazibeli kadın, mağrur: “Hayır!” demiş.
“Ben Batı perisiyim. Kısaca adalet, kuvvet, uhuvvet, letafet, fetanet, habaset -pardon hamaset diyecektim- temsil ediyorum. Bir lâkabım da ‘Karıncaezmezdir’. Hiçbir bürokratik işleme başvurmadan, dile benden ne dilersen.”
“Son moda bir elbise!” diye bağırmış.
Peri: “O zaman.” demiş. “Tanrıça Athena’nın modacısından getirdiğim kıyafeti bir dene. En çok gençlere yaraşır. Bak nasıl hoş oldun. Yalnız, giysinin kiralık olduğunu sakın unutma, saat on ikiyi vurunca, yok olacaktır. Aslında hiçbir şeyi bedava vermeyiz.”
Sinderella’nın elbisesi muhtelif devletlerin bayraklarından, çeşitli semboller ve işaretlerden meydana geliyormuş. Kız, neredeyse sevinç delisi olduğundan, bir hususu fark etmemiş. Kendi ülkesinin bayrağı yokmuş tuvaletinde, daha doğrusu küçük bir simge halinde, giysinin oturacak bölümünde yer alıyormuş. Kalbinin tam orta köşesindeyse, haça benzer bir şekil sinsi sinsi parlıyormuş.
Onu görünce sarayın bütün erkekleri ve kadınları çevresine üşüşmüş; elbisesini hayranlıkla süzmüş, incelemişler. Kimi Amerikan bayrağı kısmını öpüp koklamış, kimi Fransız, kimi Alman sembollerine aval aval bakmış; kimi Dalay Lama’nın Tibet’ini, kimi Hint’in kutsal ineğini, Buda’sını beğeniyle yoklamış, tazimle selâmlamış.”
Bu hikâye Muhabbet Buyursun Gelsin isimli kitabımda yayınlandı, Sinderella’nın Pabucu adıyla. Müstakil hikâye olarak kitaba girmesi 2005’di. Ama ilkel hallerinin tarihi farklıydı daha önceden yazılmış ve fazlaca değiştirilerek Çoban Aşkın Çocuğuydu romanının sayfalarına karışmışlardı.
Aynı kitapta hikâyenin devamında, masal Prensinin kalbinde bir inşaat vardı; Bilge Çoban’ın eli devreye girmişti. (Muhabbet Buyursun Gelsin, Romantik Kitap, s. 184-212)
Tabii Anahikâye yazarındı:
“Yazarın zili üç kere kısa kısa çalınmış. Gelen Sinem’miş. Manolyalar gibi apak gelinliğiyle, karşısında duruyormuş. Saygılı bir sesle. Mahcup:
‘Bana çok emeğiniz geçti’ demiş. ‘Siz benim gerçek annemsiniz.’
Hüsniye Kaçık da, Sinem’i çok severmiş. Elinde büyümüş ne de olsa. Ona bütün kalbiyle sarılmış. Ağzından tek kelime çıkmamış; konuşmamış da.
Sonra kadınsı bir duyarlılıkla ağlamaya başlamış. Üstüne üstlük kelimeleri de ıslatmış. Metnin gerçek yüzünde bol gözyaşı varmış.
Damlaların kimi, neşesinden göbek atarmış. Kalbi ısıran damlalar; intikam öfke amaçlıymış. Akıl almaz sıcaklıklarda pişen, yürek fırınında pişi üretip dağıtanlar ise, nedamet ya da pişi.manlık damlalarıymış… Bazıları ateşli ateşli öpüşüp durur, kuytu köşelerde birbirinin kollarına atılırmış, âşık damlalarmış bunar. Daha olgun ve mükemmelleri, tenhalarda yanık yanık “Hakk! Hakk!’ diye bağrışır ağlarmış. Bazıları da o kadar eskiymiş ki, örümcek bağlamış” (Muhabbet Buyursun Gelsin, sf. 210)
***
Başka bir hikâye “Gökdelen’di. Sonradan yine Çoban Aşkın Çocuğuydu (Sinderella’nın Pabucu) ile aynı yola girecekti. Hazırlık devresiydi herhalde veya zannederim söyleyeceklerim vardı. Şimdi Gökdelen’e bir göz atalım:
“Düşünde, rengârenk, gizemli, Şeddâdî bir gökdelen karşısındaydı. Bina altız kuleleriyle, göğü dürtercesine sipsivri çatısıyla, her telden çalan mimarisinin barındırdığı fâhiş bir âhenksizlikle; cafcaflı renkleri ve iddialı biçiminin ifade ettiği üslupla, küstahça önüne dikilmişti.
Babil’in asma bahçelerinin muadili sayılabilecek görkemli bir bahçe, ateş kuyuları, ağzından alevler fışkıran canavar yontuları; bazı uzuvları alevli, çıplak kadın ve erkek heykelleriyle, cehennemî bir kırmızının saltanatı; herhalde dekorasyon olsun diye etrafa saçılmış külleriyle hemen seçiliyordu.
Birden ruhu, onu var eden değerleri ateşe atılmak üzereymiş gibi, dehşetle ürperdi.
Azametli kapısının üstünde, iri rakamlarla 666 yazıyordu. Tersine çevrilmiş artıya benzer bir işaret, kadit bir keçi başı kabartması; çarpıcılığı arttırıyordu. Ayrıca yılan çıyan remizleri de, binaya göz alıcı bir çeşni katıyordu.
Sanem: ‘Çok ilginç. Sürüngenlere özel bir muhabbetleri olmalı.’ dedi.” (Hüzeyme Yeşim Koçak, Muhabbet Buyursun Gelsin, s.146-147)
Yolculukta çeşitli yol kesiciler ortaya çıkıyordu. Çobansa rehberdi. Gökdelen benzeri, Benlik Apartmanı’nı geçmek sözgelimi çok çetindi. Ayrıca Gökdelen’deki Sanem isim değiştirmişti, romanda “Sinem”di.
Gökdelen’in devamını, romandan izleyelim, Sinem’in Kapıcıyla sohbetine kulak verelim. Kısa bir alıntı:
Kapıcı “Sizinle ‘Ben Apartmanı’nı gezelim mi?” dedi.
“İçim hiç çekmiyor. Yalnız bana söyle. Özellikle en üst kat çok vurgulu, batıcı, iddialı.. Kimler oturuyor orda?”
“Haklısınız efendim. Üst katımız kendilerini ‘üst akıl, üst düzey aydınlar diye tanımlayan bir gurup ateiste aittir. Psikiyatristlerden, sosyologlardan, politikacılardan, bilim adamlarından bir gurup. Kavga gürültü de hiç eksik olmaz.”
Sinderella itiraz ederek: “Fakat.” dedi. ”Anladığım kadarıyla apartmandakilerin hepsi Tanrıtanımaz.”
“Hanımefendi, size bir sır vereyim.” dedi kapıcı, Sinderella’nın kulağına eğilerek:
“Buyurduğunuz gibidir, ancak bu en üst kattakiler, kimseyi beğenmez. ‘Eski, gerici, kokmuş, modası geçmiş!’ diyerek, hep aşağılarlar; dolayısıyla daima ihtilaf halindedirler. İblis Efendimiz, iyi bir hakem olmasına rağmen aralarını zor bulur; ikide bir ona müracaat ederler, sen tanrısın ben tanrıyım diye. Her şeyde olduğu gibi Tanrılıkta da bir enflasyon var. Baktık olmayacak, kavga çıkmasın diye, bütün apartman ahalisini Tanrı ilân ettiler; ancak tartışma kesilmedi, birinci ikinci sınıf, insanüstü, yarı Tanrı, acemiler ustalar, alt üst, modern geri, gerçek sahte Tanrı tanımlamaları ortaya çıktı. Müzik Tanrısı, Sinema, Sanat, Edebiyat, Tanrıların Tanrısı gibi tanımlamaları da unutmayalım. İblis de bıktı, sıkıldı. Hatta gidiş gelişler zor olduğu için İblis Beyin devamlı gökdelenimizde oturmasını istediler, fakat bu seferde yer konusunda anlaşmazlık çıktı. ‘Yok koskoca Şeytan, çatı katında oturur muymuş, yok damı mı lâyık görmüşler’. Gerçi ben Yahudi kemancıyla, damda pek güzel serenat yaparlar, hem müzik ruhun gıdasıdır dediysem de dinletemedim. Beğenmediyseniz, bodrum katı verelim, malûm Haşmetli Şeytan karanlık yerlerden daha çok hoşlanır, ziyayı sevmez dedim, az kılsın, postu kaptırıyorduk. Ben gariban bir kapıcıyım efendimiz. Kapıcı bulmak zor diye, gebertmediler, bildiğiniz gibi hayat pahalılığı.” (Çoban Aşkın Çocuğuydu, Akçağ, 2006, s. 104-105)
***
“Bir arkadaşın Beyan Yayınlarının açtığı yarışmaya girdiğini öğrenmiştim. Hikâyeler birbirine eklenmiş, ilk anlatı(roman) desteklenmiş; hikâyecikler büyük metne tabiiyetle, baş ve diş göstererek bağlılıklarını(!) ilan etmişti.
Epeyce bir şeyler yazmıştım. Son anda Yayınevinin “İlk Romanlar Yarışması’na katıldım.
Netice ilan edildi, sene 2002. Birincilik beklemiyordum. Ama özel bir hikâye yazmışsanız, nerede olduğunuzu merak ediyorsunuz. Basında diğer derece alanlara dair ses yok. Pek çekingen, telefon açtım yayınevine, “siz üçüncü sıradasınız” dediler. Kulaklarıma inanamadım.
Sonradan yarışmayla ilgili Değerli Yazar Mustafa Miyasoğlu’nun Millî Gazetede bir yazısı yayınlandı.
Beyan Yayınları sadece birinci gelen yazarların kitaplarını yayınladığı için, roman 2006’da Akçağ tarafından okuyucuyla buluşabildi.
Çocuk masalıyla karışmasın diye ismini Akçağ’ın ikazıyla “Çoban Aşkın Çocuğuydu” koydum.
Neticede lütfun, ilhamın nerelere varacağını kestiremezsiniz. Hayat sürprizlerle doludur.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.