Nurten Selma Çevikoğlu
Hakk’ın Kokusunu Duyanlar
Her yazımıza bilindiği üzere; ‘selam duâsı’yla başlıyoruz. Yine öyle yapalım;
‘Aşk olsun. Aşkınız cemâl olsun. Cemâliniz nûr olsun. Nûrunuz ayn olsun.’
Sevgili okurlar, yeni bir hikâye dedik geçen yazımızda ancak eski Hıristiyan şah ve onun hâin vezirin hikâyesinin bir devâmı niteliğinde yeni başlayacağımız beyitler. Aynı zamanda birkaç yazıdır bahsettiğimiz haset konusuyla da yakından alakalı olan beyitlere başlayalım efendim. Yahudi vezirin densizliklerini işleyeceğiz yine;
“O alçak Yahudi vezirin aslı, mayası hasetti. O yüzden bâtıl yere kulak ve burnunu rüzgara verdi.”
Bir insanın mayası bozuksa eninde sonunda mutlaka içindeki pislikleri, çirkinlikleri ortaya dökecek ve en yakınından-uzağına kadar herkes onun rezilliklerinden, kötülüklerinden rahatsız olacaktır. O hâin vezirin içi öyle hasetle doluydu ki, o sanki ilâhî güzelliklerin dışında olup zerre kadar rahmetten nasip almamıştı hatta bir hiç uğruna, düşünmeden kulak ve burnunu kestirmişti ve bu uzuvlarından istifâde edemiyordu. Geçtiğimiz beyitlerden hatırlayınız. Şeklen diğer uzuvları yerindeydi ama o hasedinden âdeta gözü baktığı halde bakar-kör gibi olmuştu. Bu hâli sanki malını rüzgara vermiş ve iflas etmiş tüccara benziyordu. İşte tam bu bağlamda mânevi bir yola girmek isteyen kişinin mevcut olan tüm kötü huylardan kurtulması için bir mürşidi kâmilin mânevi terbiyesi altına girmesi gerekiyor ki, o çirkin huylarından arınsın, kendini değiştirebilme süreci bu mücâdelesine bağlıdır. Yoksa o kötü huyla kişi tıpkı vezir gibi helak olup gider.
“Vezir, hasedinin neşterinden damla damla dökülecek zehir, güçsüzlerin ve çâresizlerin canına erişecek ümidiyle hareket etti.”
Alçak, hasetçi vezir, içinde taşıdığı kötülük ateşiyle, Cenâbı Hakk’ın emirlerine karşı çıkan bir isyan kimliğiyle etrafına zarar vermek için elinden gelen ne varsa ardına koymuyordu. O çevresindeki saf gönüllülerin, onun görünüşüne bakmayıp, tuzaklarına düşenleri aldatmak ve inançlarını bozmak için var gücüyle çalışıyordu. Hasetçi bu hâliyle her imrendiğinin hâlini kıskanır, başkalarının nimetleri onu mahvederdi. Bu densiz insanlar, hayâtı boyunca hep sıkıntı içinde kalırlar.
“Her kim hasetten bir burun koparırsa, kendini kulaksız ve burunsuz bırakmış olur.”
Halk arasında güzel bir söz vardır; ‘Din kardeşinin kuyusunu kazan, kazdığı kuyuya kendisi düşer.’ Evet, bu söz tecrübeyle sâbittir. Bu tür insanlar, içindeki hasetlerinden başkasına kötülük yapmak adına türlü işler çevirir, başkalarını aldatır, tuzağa düşürür, sapkınlıkların bini bir para olur. Ancak onun yaptığı, kendi kulağına ve burnuna verdiği zarar gibi yaptıklarıyla kendine etmiş olur. Böylelerinin kalpleri öyle kararmıştır ki, mâlesef onların zerre kadar maneviyattan, iyilikten-hayırdan yâni yüksek faziletli duygulardan nasipleri yoktur.
“Burun odur ki, koku getirir. Koku odur ki, sâhibini istenen yere eriştirir.”
‘Bir koku hâdisesi varsa, öncelikle o kokuyu duyacak, alacak, algılayacak bir burun gerek. Yâni, kişide algılama istidâdının mevcut olması gerek. Koku miskler saçıyor, gönülleri mest ediyorsa, bu hoşluğu, bu güzelliği idrak edebilme ve ondan zevk alabilme kâbiliyeti gerek. Kokunun câzibesi, kokuyu alanı, kendi câzibe kaynağına çeker. Eğer çekebiliyorsa, o koku güzel kokudur. Yoksa koku havaya uçup yok oluyor ve kimseyi etkilemiyorsa, o koku değildir. Yâni mürid mürşidinin kokusunu alabilsin. Mürşid de, o ilâhî kokunun kaynağına, yâni mürşidi hakiki olan Allah Rasûlüne ulaşmış ve müridini de ulaştırmış olsun.’ (Mesnevî-i Mânevî Şerhi-İlk 1001 Beyit, Hüseyin TOP, Konya, 2008, s.259) Yüce ve Aziz olan Rabbimiz, bize cennet kokuları duydursun inşallah. Abdest alırken buruna su verirken bunu söyleriz.
“Koku almayan kimse burunsuz sayılır, ama kokudan maksat dîne âit olan kokulardır.”
Koku almak maksadıyla yaratılan burun eğer koku almıyorsa, burun olmaz. Mânâ cihetiyle bir mânâ güzelliğinin kokusunu alamamış bir kimsenin burnu olsa da, aslında onun burnu yok demektir. Ve o kişi kokunun sırrını anlayamamıştır. Burun eğer Hak rayihasının o mest edici kokusunu almışsa o zaman şükretmelidir ki o burun hakiki burun addedilir. Şunu bilelim ki, Allah Teâlâ’yı tanıyan, sayısız nimetlerine şükreden, elbette cennetleri hak eder. Gerçek kokular Hak kokularıdır.
‘İki beyit evvel, her kim hased yüzünden burun koparmaya kalkışırsa-vezir gibi- kendisini burunsuz ve kulaksız bırakır. Denilmişti. Tabii buradaki burun koparmak, halkı zarara uğratmak demektir. O zarar ise ya maddi, ya mânevi olur. Mânevi burun koparmak, bir kimsenin irfan râyihâsından mahrum kalmasına sebep olmaktır. Bunun içindir ki, mânevi koku almayan kimse, burunsuz demektir. İşte, halkın maddi ve mânevi koku almasına haset edenler, onları irfan kokusundan mahrum, etmek isteyenler, evvelâ kendi koku zevklerini kaybederler. Bu hissi kaybetmenin asıl sebebi, haset olduğu gibi, mânevi koku duymak nimetine şükretmemek de onun zevâline vesile olur.’ (Mesnevi, şerhi; Tâhir-ul-Mevlevî, İst, 1971, s.284)
Sevgili okurlar haftaya nasipse devam etmek üzere, sizlere hayırlı Cumâlar diliyoruz efendim.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.