Potpuri

Uyumadan önce, “Yarın sana şunu soracağım” diyerek, neyi soracağını söyledi. Cevabını bildiğim bir şey soracaktı. Ama yarın. O halde ben de yarın cevaplardım. “Tamam sor yarın” dedim. O anlık, iyi geceler dileyerek yanımızdan ayrıldık.

Dünya’nın yarı nüfusu için garip gelebilir ama iki kadının arasında geçen böyle bir konuşma, gayet sıradan ve doğaldır. Evet, erkekler kesinlikle başka bir gezegendendir. Oysa hep, ‘kadınların başka bir gezegenden olduğu’ söylenir, değil mi? “Burası/Dünya erkeklerindir” demenin laciverti gibi. Neyse. 

Sonra odama geçtim. Sözde uyumak ama gerçekte bir şeyler yazmak için. Ve nefret ettiğim bir şeyle yüzleştim: sivrisinek sesi! Sıcak gecelerin kan emen minik kanatlı vampirlerinin uğursuz sesleri. Uyumaya niyetlenen bir insan için -yazdıktan sonra- bir ninninin tersinden okunuşu gibi. O ses yok mu o ses… Uyutmayan, uyandıran, huzursuz eden, çileden çıkartan ve hayattan bezdiren o olmaz olası vızıltı. Bir yaz gecesi kabusu! Kollarımda kaşınan kabartılar belirmeye başlamıştı bile çoktan. Hızlarına saygı duymamak elde değil.

O hınçla bastım odaya, sineği hem savanı hem de kıranı. İğneleri kırılasıcalar! ‘Kokusuz’ ibaresi vardı nasılsa, kutusunun üzerinde. Zararsız da olur muydu peki o halde? Fakat en azından, kokuyla rahatsız olmadan zehirlenecektim bari. Anlamadan, bilmeden. Cehalet mutluluktu. E pencereler sürekli açıktı tabi. En sıcak kuşak olarak tanımlanan 15 Temmuz-15 Ağustos’un tam orta yerinde; 1 Ağustos gecesinde yazılan bu yazıya, feminizme ufacık bir göndermeyle başlanmış olunsa bile, hemen ardından gelen -alakasız- sivrisinek bahsi, zaten ilerleyen cümlelerde de bir akış ve bütünlük aranmaması gerektiğini yeterince belli etmiştir bu arada, sanırım.

O yüzden bu ‘belli oluş’un sağladığı özgürlük ve rahatlıkla birlikte, canımın istediğini yazabilirim ben de şimdi, bir tutarlılık ve süreklilik göz etmeksizin. 

O değil de, şu tarihte hala koronadan bahsediyor olacağımızı hiç düşünmezdim ben. Peki ya siz? O yeşil tabloların içinde yanan kırmızı alarmların kulak tırmalayan ve insanı taciz eden tiz sesleri… Haziran başında biteceğini söylüyorlardı bir de. Hani? Nerede? Kiminin canını aldı, kiminin canına dokundu, kiminin de canını epey sıktı artık bu illet. Ne zaman mı biter? Çıkmaz ayın son çarşambası biter! Artık sormaya ne halimin ne de yüzümün kalmadığı bir şey bu. Ha bir de bayram bilançosu ve bayramlaşma ceremesi çıkar mı 1 hafta 10 gün sonra, bilemiyoruz tabi. Bekleyip göreceğiz… Sanki yapabileceğimiz başka bir şey varmış gibi.

Peki ya her zaman, hayırlı bir evlat olma öğüdünün verilmesini ne yapacağız? Yani işin sadece evlada dönük kısmından bahsedilmesini, diyorum. Ebeveynler de hayırlı olmamalı mı, bir o kadar? Böyle bir öğüt de, onların kulaklarına küpe edilmemeli mi? Evlatların kulakları, nasihatlerin ağırlığından acımış, kanamış ve sünmüşken? Yalnızca beslemek ve büyütmek midir her şey yani, hepi topu? İşin vefası, samimiyeti ve dostluğu hiç mi olmasın, çocuk büyüdükten ve bir yetişkin olduktan sonra?

Bir de kimse için elini taşın altına koymadan, oturduğu yerden yalnızca dua ederek ona fazlasıyla yardımcı olduğunu düşünüp vicdan rahatlatanlara ne demeli? Duayı fiiliyata dökmeyenlere, yani? Bencilliğin ve duyarsızlığın büründüğü bu nurlu kılıfın altındaki pis ve paslı görüntüleri görmeyi, hiçbir göz hak etmiyor. Oysa ben bazen görüyorum. O, ‘eli taşın altına koyma’ var ya hani… Ağır bir taşı yerinden kaldırmam gerektiğinde gelip beni izleyen birisi oluyor, bazen. Değil işin bir ucundan tutup da omuz vermek, kılını bile hiç kıpırdatmıyor. Fakat dua etmeye başlıyor bana oradan; iyi dileklerde bulunmaya. “Kolay gelsin!” İşte iyi niyet kisvesi altındaki bu samimiyetsizliği ve yüzsüzlüğü, yani o ışıltılı kılıfın ardındaki kirli görüntüyü görünce alıyor midemi bir bulantı ki, sormayın gitsin! 

Bir de, hayırsız bir evlat düşünün şimdi, hem söven hem de döven. Koskocaman yetişkin bir adamı düşünün. Onu en fazla ifrite çeviren şeyin, annesine küfredilmesi ve sövülmesi olduğunu düşünün. “Anama küfretti!” Kavga sebebi, bittabi. Cinayet de olabilir, maazallah. Adam öyle deliriyor! Halbuki onu çılgına çeviren şey, biricik annesine dil uzatılması değil, bizatihi kendi benliğine laf gelmiş olmasıdır. ‘Onun annesi’ ne de olsa. O’nun! İyeliğin ve enaniyetin birbirine sarılıp dolandığı lain bir çukur. Annesini sevdiği için öyle delirecek olsaydı, zaten hayırsız bir evlat da olmazdı sonuçta. Lakin kendi benliğine uzatılan dili keser bizimki evelallah!

Son olarak, bu bütünlüksüz ve bağıntısız yazı için umarım fazla eleştirilmem, diyorum. Zira bağlantıyı kaybettim; hem irtibatı hem de irtifayı. Düşüyorum. Sırtıma bir paraşüt takmış mıydım, onu da unuttum. Dünya hayatı işte, kendi kişisel ‘şey’lerim... Lakin bu düşüşün darısı, cümle virüsün başına olsun bari! 

Ha paraşüt yoksa sırtımda eğer, düştüğüm yerden tekrar yazarım size, bu arada. Evet doğru okudunuz, “paraşüt yoksa” yazarım. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.