1. YAZARLAR

  2. Sadık Küçükhemek

  3. İhsan -1- الاحسان
Sadık Küçükhemek

Sadık Küçükhemek

İŞİN ASLI
Yazarın Tüm Yazıları >

İhsan -1- الاحسان

A+A-

Güzel olmak manasına gelen “hüsn” mastarından türetilmiş olan ihsan, iyilik ve lütufta bulunmak, karşılıksız vermek, bir işi iyi ve güzelce yapmak, bir şeyi bilmek, ihlâs ve samimiyetle ibadet etmektir.

 İhsan sahibine muhsin denir. Bir insanın ihsan derecesine ulaşabilmesi için karşılıksız olarak iyilik ve lütufta bulunması, bir işi güzel ve sağlam yapması ve kulluk bilincine sahip olması gerekir. Nitekim Hz. Ali (r.anh) Efendimiz şöyle buyurur: “İnsanlar işlerini ihsanla yapmalarına göre değer kazanır.”

Allah (c.c.), her şeyi yerli yerince güzel bir şekilde yaratmıştır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır. Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir. Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, onu kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (1)

Diğer bir Ayet-i Kerime’de ise şöyle buyrulur: “Biz insanı en güzel şekilde yarattık” (2) Yani Allah (c.c.), insanı ruh ve beden kabiliyetleri ve melekeleri bakımından canlıların en mükemmeli olarak yaratmıştır. İşte ihsanın manası budur.

İhsan, farz ve vacip olanın ötesinde vermek ve iyilikte bulunmaktır. Zekâtın, fıtır sadakasının ölçüsü bellidir. Bunun üzerinde vermektir. Yani bol bol gücü nispetinde vermektir. Mesela Tebük Savaşı’nda (Ekim 630) Hz. Ebu Bekir (r.a.) malının tamamı olan 40 bin dirhem altın getirdi. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ona: "Kendi ehline herhangi bir şey bıraktın mı?" diye sorunca o: "Onlara Allah ve Resulünü bıraktım" diye cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.) malının yarısını getirdi. Rasulullah (s.a.s.) Efendimiz ona da: "Kendi ehline herhangi bir şey bıraktın mı?" diye sorunca Ömer (r.a.): "Evet, malımın yarısını" diye cevap verdi. Abdurrahman ibnu Avf iki yüz evkiye altın, Asım ibnu Adiy yetmiş deve yükü hurma getirdi. Hz. Osman (r.a.) ise ordunun üçte birini teçhiz etti.

İhsan, birine bir şey verirken üzerine düşenden daha fazlasını vermek, alması gerekenden daha azını almaktır. Karşı taraf ödemeyecek durumda ise alacağını bağışlamak ve o kimseyi maddi ve manevi yönden desteklemektir.

Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı şöyle diyor: “Ahlak literatüründe ihsan genellikle, “İyiliklerde farz olan asgari ölçünün ötesine geçip isteyerek ve severek daha fazlasını yapmak” manasında kullanılır. Râgıb el-İsfehani’nin diğer İslâm âlimlerince de paylaşılan düşüncesine göre ihsan, adaletin üzerinde bir derecedir; adalet, borcunu vermek ve alacağını almaktır. İhsan ise üstüne düşenden daha fazlasını vermek, alması gerekenden daha azını almaktır. Bundan dolayı adaleti gözetmek vacip, ihsanı gözetmek müstehaptır. (3)

Cenab-ı Allah, adaletin yanında ihsanı da emretmektedir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı, akrabaya yardım etmeyi emreder, zinayı, fenalık ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (4)

Allah (c.c.), bu ayeti kerimede adaleti, ihsanı ve akrabaya yardım etmeyi emretmektedir; zinayı, fenalık ve azgınlığı ise yasaklamaktadır. Adalet ve akrabaya yardım, ihsana açılan yollardır; zina fenalık ve azgınlık ise bu yolları kapatan barikatlardır.

Taberi, bu Ayet-i Kerime’nin tefsirinde adaleti şöyle tarif eder: “Adalet, Allah’tan başka bütün tağut ve putları reddetmektir.” Bu imanın bir gereğidir. İnsan, Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına şahadet etmezse iman etmiş olmaz. İşte bu sebepten dolayı Abdullah ibn-i Abbas, buradaki adaleti “Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına şahadet etmektir şeklinde izah etmiştir..” Taberi şöyle der: “Allah bize çeşitli nimetler vermiştir. Bu nimetlerin şükrünü eda etmemiz gerekir. Eda etmezsek insafsızlık olur, adaletten maksadın, “İnsaflılıktır.” Taberi, İhsanı ise, “Allah’ın farzlarını eda etmektir” şeklinde tarif etmektedir. Süfyan b. Uyeyne de ihsanı, “Kişinin iç âleminin, dış görünüşünden daha güzel olmasıdır” diye tarif etmektedir.

Ölçü ve tartıda hile yapmak ta ihsana açılan yolları kapatan barikatlardandır. Ölçü ve tartıda hile yapmak, zinaya, kötülüğe ve zulme sebep olur ve bu filleri besler. Bu sebepten dolayı ölçü ve tartıda adaleti ölçü almak Müslümanlığın şiarındandır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun!” (5)

Cibril hadisinde ise ihsan şöyle tarif edilir: “İhsan, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmendir, her ne kadar sen onu görmesen de o seni görmektedir.” (6)

Hattâbi (7) şöyle diyor: “Burada “ihsan”ın manası ihlâstır. Çünkü ihlâs, hem imanın hem de İslam’ın şartıdır. Mesela niyetsiz ve ihlâssız kelime-i şahadet getiren ve İslam şeriatına göre amel eden bir kimse, ihsan ehli olmaz, yani hakikatte imanı da sahih olmaz ancak zahirde kulun nezdinde kanının akıtılmasına hükmedilmez ve halk nazarında Müslüman cemaatinden sayılır. (8)

İmam Nevevi, bu hadis-i şerifin şerhinde şöyle diyor: “Bu cümle Rasulullah (s.a.v.) Efendimize verilen “Cevâmiu’l- Kelim”den (9) biridir. Faraza bizden birimiz Allah’ü Teâlâ Hazretlerini, göre göre ibadet etmeğe kalksa gücünün yettiği kadar huzû,’ huşû (10) göstermek, kendini çekip çevirmek ve o ibadeti en iyi şekilde tamamlamak için halinin içini dışına uydurmak gibi şeylerden hiç birini terk etmemeğe çalışır.”

İşte Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Bütün ibadet hallerinde Allah’a onu görerek yaptığın ibadet gibi ibadet eyle!” Zira Allah’ı görerek o şekilde ibadeti tamamlamak ancak Allah’ın gördüğünü bildiği içindi. Bu sebeple kul, o halde kusur etmeğe cesaret gösteremiyordu. Aynı mana Allah’ı görmeme halinde de mevcuttur. Binaenaleyh gereğince amel etmek lazım gelir.

Hâsılı bu sözden maksat, ibadette samimi olmaya ve kulu huşû’, huzû’ ve saireyi tam yerine getirme hususunda Allah’ü Teâlâ hazretlerini murakabe etmeye teşviktir. Hakikaten hakikat ehli olanlar suleha (salih kimseler) ile düşüp kalkmayı mendup görmüşlerdir; ta ki bu hal onlardan utandığı ve hürmet ettiği için kendisine herhangi bir noksanlık gelmesine mani olsun. Süleha ile düşüp kalkmanın hali böyle olursa gizlisinde aşikârında Allah kendisiyle beraber olup yaptıklarını gören kimsenin hali ne olur.”

------------------

1) Secde: 7.8.9.

2) et-Tin: 4.

3) Çağrıcı, Mustafa, (TDV. İA. İhsan Md.

4) Nahl:90.

5) El Mutaffifîn: 1.2.3.

6) Buhari, Sahih-i Buhari, Kitabü’l-iman, C. 1–3, Hds No: 37.

7) Ebû Süleymân El-Hattâbî (r. anh) , Hadîs ilminde hüccettir, Şâfiî mezhebinden ve büyük fıkıh âlimidir. Lügat, nahiv ve edebiyatta üstat olan bir zattır. İsmi, Hamd bin Muhammed bin İbrahim bin Hattâb el-Hattâbî, el-Büstî olup, künyesi Ebû Süleyman’dır. Dedesine nispetle Hattâb, memleketine nisbetle de Bûstî denilmiştir. Hicri 319 (m. 931) tarihinde Afganistan'ın başşehri Kabil'e bağlı olan Büst şehrinde doğdu. Mekke, Basra, Bağdâd ve daha başka İslâm şehirlerinde ilim tahsil etti. Çeşitli ilimler hakkında eserler te'lîf etmiş ve meşhur hadîs kitaplarından İmâm-ı Buhârî'nin Sahih'ine, Ebî Dâvûd'un Sünen'ine şerh yazmıştır. Hicri 388 (m. 998) yılı Rabî-ul-âhır ayında, yine Büst'te vefat etmiştir.

8) Çetin İsmail, Tahkim-i Sâdât Şerh-i Miskât, Kitabu’l-İman, C.2,s.438. Dilara Yayınları, Isparta,1996.

9) Cevâmiu’l- Kelim: İçinde pek çok kelimelerin manasını toplayan az sözlü, çok manalı hadislere denir.

10) Huzû,’boyun eğmek, itaat etmekve etvazu göstermek demektir. Huşû,’ ise namazı tadil-i erkâna uygun bir şekilde eda etmektir, yani usulüne uygun bir şekilde kıyamı, kıraati, rükûu ve secdeyi yerine getirmek ve sesli okuyarak yanında namaz kılanları rahatsız etmemektir. Huşû,’ insanın kendini namaza vermesi ve namazı her şeye tercih etmesi ve Rabbinin huzuruna olduğunu unutmamasıdır. Müfessirler, huşû’un kalpte olacağını ifade etmektedir. Nitekim Elmalılı şöyle der: “Doğrusu huşû,’ aslı kalpte, tezahürü bedende olmak üzere ikisini de içinde bulundurur. Kalbe ait tarafı, Rabbin azamet ve celali karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi, Hakk’ın emrine baş eğdirip söz dinlettirecek ve edep ve tazimden başka bir şeye yönelmeyecek şekilde kalbin son derece bir saygı hissi duymasıdır. Dış görünüşle ilgili yönü de, vücut organlarında bu duygunun belirlenmesiyle bir sakinlik ve sükûnet meydana gelmesidir.” “

Hak Dini Kur’an Dili, C:5, S:508.”

Muhammed b. Sirin diyor ki: “Sahabe-i kiram namaza kalkarken, gözlerini göğe doğru dikiyorlarmış. Bunun üzerine şu ayeti kerime nazil olmuştur: “Onlar ki, namazlarında huşû’ içindedirler.” “Müminûn:2.” Bu ayeti kerimenazil olunca artık gözlerini secde yerine çevirmişlerdir.”

“Taberi Tefsiri, C.6, S: 59.”

Aişe-i Sıddıka (r.anha)’ dan rivayet edilen bir hadisi şerifte şöyle demiştir: Resulullah (s.a.v.)’e namazda başını sağa sola çevirmenin hükmünü sordum. “Kulun namazından şeytanın kapıp kaçtığı bir şeydir.” buyurdu. “Sahih-i Buhari Muhtasarı, C.2, Hds No: 420.”

Musalli sağa, sola başını çevirirse o an şeytan kendisine başarı göstermiş olup ibadetten meşgul eder. Fiillerinde gâh sehiv gâh yanılma vaki olur. Çünkü maksadın dışında meşgul olmuştur ve kalbi hazır değildir. Bu fiil, hastalık dışında olduğu için şeytana nispet edilmiştir…

“Sahih-i Buhari Muhtasarı, C.2, s.719–720.”

Devam Edecek

Bu yazı toplam 7028 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.