1. YAZARLAR

  2. Hüzeyme Yeşim Koçak

  3. İbn Arabî’nin sırlı sesi
Hüzeyme Yeşim Koçak

Hüzeyme Yeşim Koçak

RENKLER
Yazarın Tüm Yazıları >

İbn Arabî’nin sırlı sesi

A+A-

Hak erlerinin, şartların boyunduruğundan kurtulup, zaman ve mekânın üstüne çıkmaları, seslerinin gücü gönül çeliciydi.

Tasavvuf Dünyası’nın en seçkin temsilcilerden biri olan Muhyiddin Arabî Hz. “Fıtratı aşkla yoğrulmuşlardandı”. 

İbn Arabî’nin “Kitaplarını devamlı okuyanların, üzerinde tefekkür edip, mânâlarını düşünenlerin, güçlükleri çözmekte gönülleri açılıyordu. Bu, onun eserlerinin özelliklerindendir.” demişti tefsir, fıkıh, lügat âlimi Mecduddin Firûzâbâdî.

Mecduddin Firûzâbâdî’nin yorumu, aslında diğer sufilerin eserleri içinde geçerliydi. Bu muazzam bir bütündü, manevî bir doğanın çeşitli dillerden tezahürüydü. Hikmet hikmeti tamamlıyordu. Onların eserlerini okuyanlar, adım adım yaklaşanlardan bazıları, kiminde devasa problemlerini hallediyordu. Günümüzden bir örnek verelim:

Hakikat arayıcılarından biri, Türk Sinema Dünyasının etkili kişilerindendi merhum Ayşe Şasa. Unutulmaz senaryolar yazmıştı. Fakat dünyası karmakarışıktı. Koyu bir inançsızdı.

Hayatını anlattığı eseri “Delilik Ülkesinden Notlar’da, “şizofrenik nöbetler hâlinde yaşadığı hezeyanı” ifade etti “ tam bir cehennem hâliydi bu” ;

“İşte sıfırı tüketmiştim. Gidilecek bir yer kalmamış gibiydi. Bizatihi bu, ölümün manevi, sembolik bir türüydü.” dediği.

             Ayşe Şasa’nın uyanışı, kurtuluşu, İbn Arabî’nin meşhur eseri Füsus’un İngilizce bir nüshasıyla karşılaşmasıyla oldu.

“Hazret-i Şeyh’in Füsus’ta tasvir ettiği âlemi gördüğüm zaman, bütün yaşamım boyunca hasretini çektiğim anlam dünyasının özünü, özetini gördüm. Yıldırım gibi beni çarpan, beni büyüleyen şey buydu.”

“Senelerce hayatımı yalnız yaşamak zorunda kaldım. Bir yazımda, yaralı bir hayvan gibi bir mağara tabanında yattığımı anlattığım hal. Daha sonra o velinin tasarrufu başlayınca sanki mağaranın tavanı açıldı ve 18 bin âlemin ışığı doldu o mekâna.”

 “Fusûs… Hz. Muhyiddin İbn Arabi’nin, yediyüzelli yıllık ‘Fusûs’u… ‘Fusûsü’l-hikem’…

Fusûs-yüzüğün taşını çevreleyen çerçeve… Hikmet yüzüğünün çerçevesi… Söz konusu hikmet, yüzyirmidörtbin peygamberin ve milyonlarca evliyanın uğrunda baş koydukları semâvî değer, değerler manzumesi…

Mağaranın tabanını ışığa boğan, öylesine inanılmaz, öylesine latif bir ışık denizine garkeden ilâhî güç, kaynağını ezelden alıyor, iki âlemin aydınlığını içeriyor. Fusûs, mağaramın tabanına ilâhi sonsuzluk bilgisinin kutlu müjdesini indiriyor…”

Çağdaş dervişe kendisiyle yapılan bir söyleşide üzerindeki manevî etkiyi şöyle açmıştı:

“Sadreddin Konevî Hazretleri, talebelerinden birine(Müeyyedüddin Cendi’ye) Füsus’u anlatıyormuş. O zat şöyle demiş: ‘Bu anlatmak filan değildi, sanki kalbimi açtılar, Füsus’un anlamını içine koydular.’

Bende Füsus’un yaptığı etki, biraz buna benziyor. Kafam yorgundu, karmakarışıktı. Böylesi bir zihinle, bu ruh haliyle, böyle bir kitabı anlayabilmemi, İlâhi, tasarrufla açıklayabiliyorum. Çünkü bu zihinsel bir çabayla varılabilecek bir idrak değil, ancak kalple, kalp ayağıyla ulaşılabilecek bir algı düzeyi. Müthiş teskin edici, müthiş ferahlatıcı bir etkisi var üzerimde. Şimdilerde adını her hatırlayışımda, Hazret-i Şeyh’in, bu ilk izlenimin etkisiyle, ilk müspet şokun etkisiyle o ışık denizini tekrar görüyorum. Bu bence bir tasarruf belirtisidir.”

“Yüzlerce yıl önce yaşamış birinin eserine, şöyle bir nazar etmenizle beraber bir devrim başlıyor hayatınızda. Bütün kavramlarınız, bütün bilgilerinizi değiştirme ihtiyacına kapılıyorsunuz, müthiş bir tutkuya. Bu tutku, aslında psikozdan mustarip olan size, yeni bir yaşama amacı veriyor. Yani sizi asıl tutkuya ulaştırıyor. Hayatınızın ciheti tümüyle değişiyor. Ve bu hikmetin kaynağı olan İslâm maneviyatının peşine takılıyorsunuz. Yollara düşüyorsunuz.”

Şeyh-i Ekber’in sözleri, herhalde bütün fikriyatı özetleyen şiiri kanat çırpıyordu şimdi, geçmiş ve gelecekte. Okura tavsiyelerine, öğütlerine ise uymak gerekti:

“Ne zaman ansam ben onun anılarını

Ne zaman ansam evini, yurdunu ve geride bıraktıklarını

“Hu” dediysem “Ya” dediysem, ya da “Hüve” dediysem ya da

                                                                                    bunların çoğulu

“Ha” dediysem “Ya” dediysem “Ela” dediysem “Emma”

                        Dediysem

Ne geldiyse dilime hepsinde onu söyledim onu(…)

Yollardan, akik taşlarından (söz ettiysem) tertemiz

Ya da dağlardan, hayallerden, yankılardan ya da

                                                                        kumlardan      

Ya da samimi dostlardan, göçlerden, sazlıklardan,

                                                                        geçitlerden

Ya da verimli topraklardan ve yüklerden

Ökçeleri üstünde kıvrak kıvrak yürüyen zarif kadınlardan

Ay gibi doğan, güneş gibi parlayan alyanaklı kızlardan

Her ne zaman onun adının geçtiği yerleri andıysam

Ya da benzer şeyler andıysam hep o söz konusudur eğer

                                                                                    anlarsan

Nice sırlar var bunda nice nurlar var pırıl pırıl parlayan

Ne yüce sırlardır bunlar Gök kervanlarınca ona taşınan

Benim gönlüm için ya da gönlü olanlar için

Tıpkı benimki gibi bilginlik ve bilgelik şartlarına sahip

olanlar için

Bu bir sıfattır; öyle kudsi ve öyle ulvi ki Sıdk’ımdan dolayı gösteriyor derecemi

Öyleyse ey okuyucu, zahirine bakıp da sakın aldanma

Zorla kendini; çalış çok, batını ara, sırları yakala”    

 

Bu yazı toplam 9753 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.