Nurten Selma Çevikoğlu
Kimya ve Simya İlmi
Bugün de yine ‘selam duâsı’yla başlamak istiyoruz efendim müsâdenizle;
‘Aşk olsun. Aşkınız cemâl olsun. Cemâliniz nûr olsun. Nûrunuz ayn olsun.’
Geçen hafta kaldığımız beyitten devam edelim;
“Bu sırrı dinleyebilecek kulak bulunsaydı göz derecesi yükselirdi, bir taş dinlese yeşim olurdu.”
Bir kere, ‘yeşim’in ne olduğundan bahsedelim önce, bu taş nerede bulunuyorsa orayı yıldırımlardan koruyan değerli bir taştır. Duyduklarını, işiten, işittiklerini uygulayan kulak kusursuz, noksansız, sıhhatli bir kulaktır. Kulak önemli bir uzuvdur, sağır bir peygamber yoktur ama gözleri görmeyen -İshak ve Yâkup- peygamberler vardı. Gözleri görmeyenler Hakk’ın sesini kulaklarıyla işiterek Kur’an’ı anlayabilir ve O’ndan yararlanabilirler. İşte bu sebeple kulak insanın bilhassa hayırlı sesleri işitebilmesi için önemli bir mihenk taşıdır.
İnsanlar, irşat edici kâmil insanları kulaklarıyla dinleyerek kalplerini, gönüllerini feyizle doldururlar ancak bâzan da taş gibi katı kalpliler dâhi yumuşayarak kıymetli yeşim taşı gibi olurlar, değerlenirler. Kur’ânî hükümleri, Peygamberî Zişân’ın ilâhî sözlerini işitip o kutsî hakikatlere teslim olanlar, yâni hikmetli sırlara vâkıf olanlar, saadete ererler. Hakk’ın hakikat dolu ilâhî nağmelerinden hisselenen taşlar dahi o tecelli feyzinden ‘yeşim’ kesilirler. Aynen şâir’in yüce peygamber için buyurduğu gibi; ‘Muhammed aleyhisselam, bir beşerdir, beşer gibi değildir. Belki o, taşlar arasında bir yakut taşıdır.’ Allah Teâlâ’nın vahyinin nûru, Muhammed aleyhisselâmı beşerlikten alıp yücelterek meleklerden daha üstün derecelere çıkarmış, ilâhî sırlarla muhatap hâle getirmiştir. İşte O varlık nûrunun vârisleri olan evliyâların sohbetleriyle, irşatlarıyla feyizlenenler, hamlıktan kurtularak, gönüllerini rahmetle doldururlar.
“Allah Teâlâ, kimyâ yapıcıdır. O’na karşı kimyânın ne ehemmiyeti vardır? Allâhu Teâlâ, peygamberlerine karşı mâcize ihsan edicidir. O’na karşı simyânın ne değeri olabilir?”
‘Mâlum ya eskiden, bakırı altın yapma sanatına kimyâ denirdi. Bir takım ecza karıştırılıp bulunacak iksir ile altın yapılır, vehminde bulunulur, bunun için birçok paralar sarf olunurdu. Hazreti Pîr’in burada, o kimyâdan bahsetmesi, ona inandığından değildir. Şöhretine binâen, misal olarak îrâd eylemiştir.
Kimyâ sanatını bilenler, mâdenlerin mâhiyetini değiştirebilmişlerdir; bu kudreti de kimyâ sâyesinde bulurlarmış. O kimyânın sıhhati farz olunsa ve o ilim, hakiki itibar edilse bile, kudreti iâhiye karşısında ehemmiyeti yoktur. Kudretullâhı temsil için misal olamaz.
Keza; simya denilen bir ilim varmış. Bunu bilenler, hokkabazlık kabilinden birtakım hünerler yaparlarmış. Halbuki simya ve sihir gibi şeyler, Peygamberlerin mûcizesi ve evliyanın kerâmeti karşısında, söner gider. Mısır sihirbazlarının, yılan şeklinde gösterdikleri ip ve değnekleri, âsâyı Musâ’nın yutması gibi. İnsanların hârikulâde buldukları simyâyı da, sihri de tesirsiz bırakan mucize ve kerâmet, şüphesiz ki, nispet kabul etmeyecek derecede, onların fevkindedir. O fevkalâde kudret ve kuvveti, kullarından bâzılarına ihsan buyuran ise Hak Subhânehû ve Teâlâ’dır. O halde, kimyâ ve simyâ gibi mevhumların, o Hakikati Mutlak huzûrunda ne değeri olabilir?’ (Mesnevî Şerhi, Tâhir’ul Mevlevî, 1971, İst, s.327)
“Hudâ hazretleri için bu övgüyü söylemek övgüyü terk etmektir. Çünkü bu başka bir varlık iddiasıdır ve hatâdır.”
Mevlâna Hazretleri, yerlerin göklerin, on sekiz bin âlemin sâhibi Allâhu Azûmuşşân’ı senâ etmek ve hamd etmek ile bâzı hakikatleri söylemek istemiş ama onda kendinde bir acziyet hissetmiştir. Ayni Peygamberi Zişân Efendimiz; ‘Ya Rabbi seni lâyıkıyla senâ etmekten âcizim ancak Sen zâtını nasıl senâ ettiysen, Sen aynen öylesin.’ Buyurduğu gibi. Aslında böylesi bir mertebe de olanlar, Cenâbı Hakk’ı övmekten dahi korkarlar. Zira Allah Teâlâ’yı överken kendilerinde bir varlık addetmekten çekinirler.
Ancak bir de meseleye şu boyutla bakılırsa, Senâ hakikati gerçekleşirken burada iki boyut vardır, biri sena eden, diğeri senâ edilen. Mesele, ‘tevhid’ hakikatiyle birleştirilirse ikilik ortadan kalkıyor. Öven ve övülen bir olarak âdeta birlikte bütünleşiyorlar. O zaman övme hâdisesi sena edenin büyüklüğü karşısında senâ edenin aczini yok ediyor. Derken kişi kendinde bir varlık görmüyor, Hak’da eriyip yok oluyor. Asıl senâ budur, diye farklı bir bakış da var. En doğrusunu Cenâbı hak bilir.
Sevgili okurlar bu haftada bu kadar olsun. Cumânızı mübârek ediyoruz efendim, hayırla kalınız.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.