Nazmiye Gülbaş

Nazmiye Gülbaş

Toprağa Attığımız En Pahalı Şey

Fazla değil, bundan 60-70 yıl önce çiftçiler her yıl yeniden tohum satın almaz, bir önceki yılın ürününden ayrılan tohum, bir sonraki yılın bereketinin de teminatı olurdu. Bölgelere göre değişen doğal saklama yöntemleriyle; büyük toprak küplerde, keten ve bez çuvallarda, ahşap ambarlarda veya sandıklarda, hatta Kapadokya gibi volkanik coğrafyanın sunduğu doğal yer altı serinliklerinde yıllarca korunurdu.

Bu tohumlar verimli olmakla birlikte, bulundukları bölgenin iklimine ve toprağına uyumları; hastalıklara ve zorlu koşullara karşı dayanıklılıklarıyla da son derece kıymetliydi. Üstelik bu üretim ve saklama biçimi, insanın fıtratına ve doğayla kurduğu ilişkiye de son derece uygundu.

Ancak tarımda zamanla yeni bir dönem başladı.

Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren modern tarım ve bitki ıslahı çalışmaları yaygınlaşırken, özellikle mısır ve buğday gibi ürünlerde verimi artırmaya yönelik melezleme ve seleksiyon çalışmaları hız kazandı. Tarım politikaları da giderek bu yeni anlayış etrafında şekillenmeye başladı ve çiftçinin elindeki tohumun geleneksel döngüsü de zamanla değişti.

2006 yılında çıkarılan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ile tohumlukların piyasaya arzı; kayıt, üretim ve denetim kurallarına bağlandı. Kanun, çiftçiler arasındaki kişisel ihtiyaç kapsamındaki tohum takasını yasaklamadı; ancak tohumun ticari olarak piyasaya arzını kayıt ve denetim şartlarına bağladı.

Burada insanın aklına şu soru geliyor:

Eskiden çiftçinin kendi tarlasından ayırdığı tohumu komşusuyla değiştirmesi doğal bir üretim pratiğiyken, bugün o tohumun ticari dolaşıma girmesi neden bu kadar farklı kurallara tabi?

Dün çiftçi kendi tarlasından aldığı tohumu ertesi yıl yeniden toprağa bırakıyordu. Bugün ise çiftçinin kendi tohumunu kullanma ve dolaşıma sokma imkânlarının giderek daraldığı bir düzenin içindeyiz.

Geçenlerde bir sohbet ortamında söz domatesten açılınca, bir çiftçinin söylediği şu cümle takıldı aklıma:

“70 dönümlük tarlaya 120 bin liralık stres ilacı kullandık.”

Üstelik bu maliyetin içinde böcek ilacı, ot ilacı ve diğer tarımsal ilaçlarla vitamin ve mineraller yok. Gübre, mazot, işçilik ve diğer giderler de yok.(Kullanılan ilaçların yararlı veya zararlı olup olmadığı kısmını okuyucunun ferasetine bırakıyorum.)

Bir başka çiftçi ise 5-6 dönüm ektiği kabaktan yılda yalnızca 30 bin lira gelir elde ettiğini ifade etti.

Çiftçi, bunca masrafın ve emeğin karşılığını ne yazık ki alamıyor.

Hâl böyle olunca tarıma yönelenlerin sayısı da azalıyor. Ekonomik nedenlerin yanı sıra, tarımda teknolojik araçlar her ne kadar gelişmiş ve işi kolaylaştırmış olsa da yeni neslin toprağa ve tarımsal emeğe eskisi kadar ilgi göstermemesi de bu süreci etkiliyor.

Yoğun emek isteyen tarım, emeğinin karşılığı alınmadığında yeni nesil için cazibesini giderek kaybediyor.

Hâliyle maliyetler geliri aştığında, tarım sektöründe üretimden uzaklaşma ve dışa bağımlılık da artıyor.

Belki de bugün toprağa attığımız en pahalı şey ilaç değil; yarın kullanabileceğimiz seçenekleri kaybetmemizdir.

Biz sadece tohumu mu kaybettik, yoksa üretirken kendi imkânlarımızı kullanabilme gücümüzü de mi kaybettik?

Köyden kente göçle birlikte kırsal nüfusun giderek azalması, tarımın geleceği açısından en önemli sorunlardan biri hâline geldi.

Şehirlerde ise çarpık kentleşme, artan nüfus yoğunluğu ve yapılaşma yaşam kalitesini giderek düşürüyor.

Oysa bu cennet vatanda dağda taşta bomboş duran, yeniden üretime kazandırılabilecek mümbit topraklarımız var. Neden bu topraklar yeniden üretimin merkezi hâline getirilmiyor?

Tarım ve Orman Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı koordineli çalışmalar yürüterek kırsal yaşamı yeniden cazip hâle getirecek politikalar geliştirmeli. Eğitim, sağlık, ulaşım ve sosyal imkânlar köy ve kasabalarda da güçlendirilmeli; insanların yalnızca geçinmek için değil, insanca yaşamak için de köye dönebileceği bir düzen kurulmalı.

Geleneksel ve yerli tohumların korunması, geliştirilmesi, çoğaltılması ve çiftçinin bunlara kolayca erişebilmesi güvence altına alınmalı.

Tarımsal biyolojik çeşitlilik korunmalı; sürdürülebilir ve sağlıklı üretim yöntemleri yaygınlaştırılmalı.

Çiftçi emeğinin karşılığını alabilmeli. Mazot ve gübre maliyetleri düşürülmeli, vergi yükleri hafifletilmeli, faizsiz ve erişilebilir kredi imkânları sağlanmalı. Tarım yalnızca tarladaki üretimle sınırlı bırakılmamalı; tarımsal sanayi geliştirilerek ürünün katma değerinin mümkün olduğunca üreticide kalması sağlanmalı.

Arazi, tohum ve hayvan ırkı ıslahına önem verilmeli. Meralar, çayırlar ve su kaynakları korunmalı; meralar yapılaşmaya kapatılmalı. Toprağın, suyun ve doğal kaynakların gelecek nesillere aktarılması güvence altına alınmalı.

Tarım işçilerinin ve küçük üreticilerin sosyal güvenlik yükleri hafifletilmeli. Endüstriyel gıdalarda nişasta bazlı şekerin (NBŞ) kullanımına ilişkin, bilimsel değerlendirmeler doğrultusunda daha sıkı düzenlemeler yapılmalı.

Teşvikler siyasi amaçlarla değil, gerçekten üretimi desteklemek için verilmeli. Tarım ve hayvancılıkta üreticiyi koruyacak politikalar uygulanmalı; gerektiğinde ithalata kota ve benzeri koruyucu tedbirler, üretici ve tüketicinin menfaatleri gözetilerek devreye alınmalı.

Kadınların yeteneklerine göre kooperatifleşmeleri desteklenmeli; el sanatları, yöresel ve doğal ürünlerin üretimi teşvik edilmeli ve bu ürünlerin aracısız veya daha az aracıyla tüketiciye ulaşması sağlanmalı.

Çünkü mesele yalnızca tarım değildir.

Mesele; toprağı, tohumu, üreticiyi ve üretme irademizi korumaktır.

Bugün kaybettiğimiz her tohum yalnızca bir bitkinin tohumu değildir. O tohumun içinde bir bölgenin iklimi, toprağı, geçmişi ve çiftçinin yüzyıllar içinde edindiği tecrübe vardır.

Hepsinden önemlisi ise irade, planlama ve toplumsal kararlılıktır. Çünkü toprağın bereketi yalnızca yağmurla değil; akıl, emek, irade ve doğru planlamayla da büyür.

Dua ile...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Nazmiye Gülbaş Arşivi

Büyüyen Türkiye'de Küçülen Sofralar

06 Ağustos 2026 Perşembe 12:06

NATO Zirvesi ve Muhafazakâr Sessizlik

08 Temmuz 2026 Çarşamba 14:47

Yükselen Sessiz Tehlike

21 Nisan 2026 Salı 13:35

Katil Çocuklar

02 Şubat 2026 Pazartesi 14:50

Aile Yılı Biterken...

30 Aralık 2025 Salı 14:35

Sömürü Düzenine Devam

04 Aralık 2025 Perşembe 15:13

İsrail'e Güvenmek!

20 Ekim 2025 Pazartesi 15:27

Cumhur Reyonu Yalanlandı

28 Ağustos 2025 Perşembe 15:20