Nurten Selma Çevikoğlu
Bildirimlerde Bahsedilenler Hep Birbirinin Zıddıydı
Her zamanki gibi, ‘selam duâsı’yla başlamak âdetimizdir, yine öyle yapalım inşallah;
‘Aşk olsun. Aşkınız cemâl olsun. Cemâliniz nûr olsun. Nûrunuz ayn olsun.’
Efendim bugünkü beyitlerimiz şöyle;
“Çünkü ihtilaflardan her bir söz diğerinin zıddınadır, aykırıdır. Bir şey hem zehir hem şeker nasıl olabilir?”
Kötü niyetli vezir, kişi ihtilaflar içinde olup onlarla meşgulken, vahdâniyeti yâni birliği nasıl bulabilir ki? Halbuki birlik şeker gibiyken ayrılıkta nifak vardır ve o da tıpkı zehire benzer, diyor. Hileci vezir, güya birlik düşüncesindedir ama diğer icâzetlerde her biri birbirinden farklı görüşlerle asıl onun fikri realitesi birlik değil ayrılıktır, görüşlerini serdetti. Onun hedefi, İsevîler arasında aykırılıkları çoğaltarak fesat çıkarmaktı.
‘Yahudi vezir, vahdet ve kesret ile, vücud ve zuhur bahislerini karıştırmış; birinde, arayacağın üstad da, sen de birsiniz, ondan başka bir şey değilsiniz, demiş; diğerinde ise, doksan dokuz arasındaki farkı ileri sürmüş; Biri zehir, biri şeker olan iki şey, nasıl bir olur?’ sualini irâd etmiştir.
Yüzün bir olmayacağı müsellem (=herkes tarafından kabul görmüş) olmakla berâber; yüzün, birden husûle geldiği de mâlumdur. Vücûd, yâni varlık; fakat ezeli ve ebedi olup da bir mucidin îcâdına muhtaç olmayan varlık, birdir ki, da Hakk’ın varlığıdır. İşte bizim gibilerin anlayabileceği (Vahdet-i Vücûd) bu kadardır. Eşyânın vücudu, daha doğrusu zuhuru ise, kendiliğinden değildir. Mûcid-i vâhidin icâd ve izhârı eseridir. Bunu mümkün mertebe anlatabilmek için, deniz ile dalga ve köpüklerini misal getirirler. Sâkin bir havada deniz, düz bir satıhtan ibâret görünür. Onun yerine, yerine köpüklü köpüklü dalgalar müşâhade edilir. Dalgaların çarpışıp köpürmesi bir müddet sürer. Hava sakinleşince, dalgalar ve köpükler kaybolur. Ortada kalan denizden ibâret olur. İşte, tamâmiyle benzetmemek şartıyla deniz; Vücûdu Mutlak, dalgalar ve köpükler de; eşyanın zuhuru!...’ (Mesnev’i Şerhi, Tâhir’ul Mevlevî, 1971, İst, s.316)
“Sen zehirden ve şekerden vaz geçmeyince vahdet bahçesinden nasıl koku alabilirsin?’
Şekerin tatlılığı, zehirin acılığı le meşgul olan beyin, bu işten burnun hissedeceği kokuyu alabilir. Aynen bu misal gibi vahdâniyet kokusu almak isteyenler önce buna engel olacak can burnunu temizlemeliler. Zira dolmuş bir kaba koyacaklarınız oraya sığmaz, taşar.
“İsâ dîninin düşmanı olan o Yahudi vezir, bu tarzda on iki tomar yazdı.”
Aslında, ‘Der yekî güfte’ tarzında, 15 ilâve ile 17 beyit olan ama 12 tomar olan hileci vezirin anlattıkları kitapçıklar (risâleler) hâlinde düzenlendiğinde, Hıristiyanların on iki yöneticisi durumundaki büyük zevâta verilen bu risâlelerde her bir zâta seçkin övgüler, methiyeler yapılmıştı. Halbuki her bir risâle birbirine aykırı hükümler bulunuyordu. Fakat bunlarda bahsedilenler herkes tarafından beğenilen sıfatlar kullanılarak, tam tersi zıtlıklarla berâber verilince o zaman vezirin fitne ve fesat çıkarmak isteği anlaşılabilirdi. Mesela, yazılan bildirimlerde tümünde sehâvet, cömertlik, emek ve gayretin olması gerektiğinden bahsedilirken bunların tersi ve kötü niyetli halleri de çaktırmadan veriliyordu. Güzel ve faziletli özellikler değerlidir ama vezirin işâret ettiği bâzı yanlı vasıflarla insanlar mükemmel olmazlar.
Örneklerle bu dediklerimizi açıklarsak, insanların tüm uzuvlar bir bütünlük içindeyken en güzel netice hâsıl olur yoksa yalnızca gözün kullanılmasında çok çeşitli eksikliklerin olabileceği kesindir. Aynen bunun gibi insanlar güzel ahlâkî vasıfların hepsini mümkün mertebe iyi kullanabildiğinde güzel bir netice elde edebilir yoksa sâdece bir-iki özelliğin kullanılmasından güzel ahlâka ulaşılamaz. Tıpkı bunun gibi vezirin tomarlarına yazılanlar birbirleriyle tenakuzlarla doluydu zira onun amacı Hıristiyanların arasında nifak çıkarmak, en mühim konu olan din meselelerinde ayrılık-gayrılık tohumları ekerek onları birbirine düşürüp onları parçalayarak, zayıflatarak yok etmek istiyordu.
Ayrıca burada başka zikredilmesi ehemmiyetli bir husus daha var, o da şudur ki, Mevlâna Hazretleri, görevlilere takdim edilen on iki tomar ile Hz. İsâ aleyhisselâm’ın on iki havârisine işâret vardır. Temelde bir tevhid dîni olan Hıristiyanlığın ta doğuşundan itibâren aralarında vâr olan mezhep farklılıklarından hareket edilmişti. Aslında bu on iki emir husûsu Yahudilikte de vardır. Hz. Musa aleyhisselam devrinde, Yahudiler on iki kabile durumundaydılar. Musa aleyhisselam kavmiyle çölde susuz kaldıklarında, Rabbi tarafından gelen nidâya göre asâsını kayaya vurarak oradan her biri ayrı kabileye âit olmak üzere tam on iki yerden on iki pınar fışkırmıştı. Konu yüce Kur’an’da şöyle bahsedilmiştir:
“Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! Demiştik. Derhal (taştan) on iki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allâh'ın rızkından yiyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik.” (Bakara, 60) Yine başka bir âyeti kerimede: “And olsun ki, Allah İsrâil oğullarından (Mûsevîlerden) söz almaştı. Onlardan on iki reis seçtik.” (Mâide, 12) İşte hilekar vezir, her bir tomarda güya halk arasında itibar gören pek çok hakikatleri yanlışlarla harmanlayarak, onları yanlışa sevk etmek ve ayrılığa düşürmek amacıyla gerçekleştirdiği bildirimlerinde böylesi hileli yollara başvurmuştu. Vezir özde aslı nur olan, özde doğru olan tevhidin nûru gerçeğini parçalamak adına yansıyan farklılık tezahürleridir.
Sevgili okurlar, bugünlük bu kadar olsun. Hayırlı Cumâlar.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.