Hüzeyme Yeşim Koçak

Hüzeyme Yeşim Koçak

Sevdalı Hikâyeler

Sevdalı Hikâyeler

Konya Kitap Günleri’nde gerçekleşen, Selçuklu Kongre Merkezinde yaptığım konuşmadan bir bölüm:

Hayat, kullarını çok seven Rabbimizin verdiği eşsiz, harikulade bir armağandır herhalde.

Yolculuk boyunca kederi, acıyı, türlü renkleri keşfetsek de, bir köşesinden hayata tutunuruz. Ölüm genellikle unutulduğuna göre dünya evini, eşyayı, kimi tarihleri, günleri, hayvanları, tabiatı, yer aldığımız sahneyi ve hikâyemizi severiz.

Ümitsiz olduğumuz anlar, dönemler vardır bazen. İte kaka, düşerek, korkuyla, çarpa çarpıla yürürsünüz. Mesela çocukluğunuza.. sevdiklerinizin hastalıkları, ilaç kokuları siner. Mazi fotoğraflarında silik, biçare gölgeler, izler…

O zaman.. biz de Yazıya sığınırdık, kelimelere sarılır oynaşırdık.

Aslında neyi yazarsanız yazın, kahramanlarınız kişileriniz elinizden kalbinizden geçer. Edebiyat sevdası bir özge hikâyedir; hayat serüveninizle içiçe geçer. Sarılmak romanından:

Çocuktum, ufacıktım. Kimse oynamadı; çok üşüdüm, acıktım. Soğuktu, kar(a)lı yaz(ı)lı, acı(lı) baharlı, umutsuzluğa ayarlı, sevgisizliğe kararlı bir hayattı.

Monoton, hep aynı yeknesak ton.. taşıdığım(ız) ağırlık kaç ton?

“Nur ile Cahide hızlıca yollardan geçer. Telâşları beyhudedir. Yeryüzü yaratıklarının kalpleri küfle sarılıdır, bağlıdır.

İnsanlar yanlarına yaklaşırsa da, bu sorgulamak içindir veya tarifsiz bir üstünlükten.

Okşamak için ellerini, başlarına koyduklarında ise irkilirlerdi. Essah mı? Sahi mi? Neden?

Onların sözleri kesiciydi, delerdi. Paluze yürekli kadınlara bile güvenilmezdi. Limon kokulu buseleri hançerliydi.

Hacer teyze Nur’u lokaldeki bayramlaşma esnasında, likörlü dudaklarıyla öptü.

Kız irkildi, vahşi gibi kaçmaya yeltendi. Ama durması gerektiğini de bilirdi.

Duramayacaklardı. Yaşama süresi hızla akacaktı. Hayata sarılamayacaklardı.

( Lütfen ayağa kalk anne’ Sürünme! / İnsanlar üstüne basıp geçiyorlar, ezilme.

Kollarında bir iğne deliği daha olmasın. / Çok sarılasımız geldi.

Müsaade et, sarılalım anne! )

Lâkin ömür durağan devam etmez. Çok renklidir, çok yüzlüdür. Talihsinizdir. Derken güzel insanlar, semavî heybet kuşanmış kişiler karşınıza çıkar.

Hz. Mevlana, Sadreddin Konevî, İbn Arabî gibi gönül ihtilalcileri, günümüzün aydınlık temsilcileri… Ve yeni doğumlar gerçekleşir.

Bazı isimleri, cümleleri severdiniz. Sadreddin Konevi Hazretlerinin talebesi Hasan’ın hissiyatına kulak verelim. Nefha romanından:

“Haykırmak bağırmak çağırmak; toz hafifliği ve hürriyetiyle havaya suya toprağa karışmak istiyordum.

Ruhumdan çağlayanlar, okyanuslar geçiyordu. Taşacak, köpürecek, zevkle infilâk edecek gibiydim. Yıldırım düşse, kasırga çarpa çarpa yerden yere vursa, dünya bütün mihnetiyle üstüme yıkılsa gam kasavet çekmez, ezilmez sönmez sinmezdim, ölmezdim. Kimin yüzündendi?

 İçimde çakılmış, dikilmiş, perçinlenmiş gözler vardı. Dalış, hatta batış duygusu veren gözler: Sadreddîn Konevî’nin gözleri… Senin Kalûbela’yı hatırlatan gözlerin.

Bazen Mevlâna’dan bakardı.  Ulu Şeyh Muhyiddîn’i taşırdı. Hem yaram, hem dermanımdı. Sadr sadra aktı.

Sayılı nefesleri canlandırabilmek, anlamlandırabilmek için. Yüklü olduğunu hissettiğim şeylerin gücüyle titredim. Kılıç gibiydim. SADR’IN göğ(s)ündeydim.”

            Bazen de devreye Hz. Mevlâna ile Hüsameddin Çelebi arasındaki; inciler saçan sevda kokulu bir sohbet girerdi:

            “…Hiç konuşmadan, huzur içinde oturuyorlardı. Mecali kesilmişti. İstese de dudakları kıpırdamazdı, konuşamazdı. Hüsameddin Çelebi anlatıyor: Çünkü…

            “Ben; can kulağı ile can kuşumun.. kafes gibi olan göğsümden,  tıpkı bir güvercin gibi, Mevlâna’nın ruhuyla oynaştığını ve ‘bakrabaku, bakrabaku’ diye seslendiğini işitiyordum. Mevlâna’nın ruhunun güzel sesi, can kulağıma ulaşıp içime doğru uçuyordu.”

            Tarifsiz bir mutlulukla mıhlandı. Çelebi Hüsameddin, gözlerini kapadı.

            Beden küçüldü küçüldü. “Noktanın” gönlünden çiçek kokuları yayılıyordu; içi gülistandı. İki zarif, şen güvercin kanat çırparak oraya, gülşene kondu.”

Sonra… Mazideki daha sevdasız olan fersude, eskimiş kalbinize bir göz atarsınız; mukayeseler yaparsınız:

“Çok çook eskidendi. İyi işitmezdi.

Halbuki şimdi.. bambaşka ezgiler dinleyebilirdi.

Galiba evvelce kördü de…

Kopkoyu serin ümitlerle gözleri açılabilirdi.

Korkarım mazide pepeydi.

Artık sırlı özge bir lisanla dillenebilirdi.

Özgürlüğün değil, kutlu bir esaretin ardından gidebilirdi.

Göğe yelken açabilirdi. Lânetlenmiş zamanlara kılıç çekebilirdi.

Aşılanabilirdi. İşlenebilirdi. Gönüllenebilirdi.

Küçük muzır bir ırmak olsa da, serapa denize dökülebilirdi.”

Bu ülkeye sevdalıydınız. Hassasiyetiniz,  eleştirileriniz, yaralarınız, bir hedefiniz vardı. Derdinizi sayfalara dökmeden edemezsiniz.

Ve. Bazen mesela.. kayıp ruhun peşine düşerdiniz:

“Zaten ruh, geçmişe gömülen, yüze göze sürülen eski tip bir “esanstı”, herhalde nostaljik malzemeydi. Hesabımıza kitabımıza gelseydi, hiç kuşkusuz yenilmez içilmez, diğer azalarımıza olduğu gibi -meselâ kalp- tez elden ona da fiyat biçilirdi.

Bazen ruh cisimleşir,  vitrine konur veya Bit Pazarı’nda satılırdı. Can çıkmazdı da,

 ruh çıkardı.

Bilim masalarında, beden yarıldı içine bakıldı. Ruhun olmadığına karar kılındı.

Üstelik haspa, zannedildiğinin aksine pek hafif gramajlıydı. O da çarnaçar “ruhlaştı”.

            Fakat artık ruhumuz da çağrılmaz oldu, “itibarsızlaştı”. Medyum masalarında mahpuslaştı.

 “Gönül evine”, dünya evine bir türlü giremedi.

Araflarda takılı kaldı. Mesaj, Melek Cebrail’in boynunda asılı kaldı. Şeytan aldı da, Tamu’ya kaçtı. Ah! Benim “yoksul ruhum”  değerin kaçtı?

Yazmaktan başka çareniz yoktur. Kiminde hikâyeniz ve kahramanınız kuyrukludur. Hikâye kişilerinden Haskuyruğu tanıyalım:

“Kuyruğu, şükürler olsun özgündü. Her yere, lüzumlu her anıt şahsiyete, istendiği gibi usulünce, adaba töreye, kuralına kitabına uygun özgürce sallanabiliyordu.

Çağımızda aranılan ve ne yazık ki gittikçe daha sık bulunan bir meziyetti. Yüce başların kuyruğuna yapışmak için itiş kakış olur, nice kavgalar, kuyruk savaşları çıkar, illallah dedirtirdi.

Kuyruklar birleşir, toplantı yapardı. Ancak herkes kendi kuyruğunun peşinde olduğu için, pek matah sonuçlar ortaya konmazdı. İşin içinde kuyruğu kıstırıp, gitmek de vardı.

Kuyruk sahibi olmak, sevdalı, dava sahibi olmaktı.

Kahramanımız “Has kuyruk” da, hususî bir gayret gösterir; saatlik, günlük, aylık, mevsimsel ideolojik değişimlere göre kuyruk, buyruk ve dava ayarla(n)malarına dikkat ederdi.

Üstelik günümüzde en önemli insanlık alameti akıl değil, kuyruktu. Böylece hayvanlarla insanlar birleşiyor; beraberce barış içinde, kuyruk kuyruğa yaşıyordu. Bunun bir başka ismi de “kuyrukların kardeşliğiydi.”

Kuyruğa dikkatle, sevgiyle bakmak elzemdi. Çünkü yegâne sermayeydi. Dolayısıyla, özel bir kuaför çağırır, aylık değil günlük bakımını özenle yaptırırdı. Kuyruk, temizlenip kabartılır parlatılır, bazen boyanır, üzerine envaiçeşit parfüm sıkılırdı.

Ki ilgi çeksin, göze girsin. Fakat aksilikler birbirini kovalar; ileri gelenlerin, zât-ı âlilerinin fıldır fıldır oynayan, takma gözleri, bir türlü ona takılmaz, biçare, baygınlık geçirirdi.

Kuyruk yarışlarında birincilik kürsüsüne çıkmak; yol göstericileri,  en yağlı, namlı kuyrukluyu şiddetle takip lazım gelirdi.

Kifayetli muhteris, üstün kişiler; bazen kuyrukların ileri geri yerini değiştirir, seçer gibi iltifatlar yağdırır, mavi boncuk dağıtır, kızıştırır, kavgaya tutuşmalarını zevkle seyrederdi.

Sonra emirler verir, kuyruklar gönülsüzce birbirine sarılır, rövanşı başka zamana saklardı. Bayram sabahıymış gibi, resmigeçit yapar, kuyruklarını pat pat yere vurup, rap rap yürürlerdi.

Başka güç odaklarını da ihmal etmemek, kuyruk kanununa girerdi. Her birinin durumu kollanmalı, icabında oraya yamanmalıydı. Her teki menfaat kapısıydı. Yarın ne olacağı belli olmazdı. İşte, kuyruklararası zorunlu seyahatler böylece gerçekleşirdi.

Dert bir değildi ki… Mesela beceriksiz, işe yaramaz kuyruk dilencilerini kovalamak, başka türlü bir azaptı.”

Haskuyruğun fena halde ürktüğü başka durumlar da mevcuttu. Haskuyruk:

“Bizim anası kılıklı, hayırsız yumurcak da, yüzüme bakıp pis pis sırıtıyor. Halden, vardan yoktan anlamaz. Kesici âletlerle oynamayı çok sever. Gece yarısı, maazallah, kuyruğuma kırt kırt bir halt edeceğinden çekiniyorum. Acayip korkular, kâbuslar içinde uyanıyorum” diyordu.”

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Hüzeyme Yeşim Koçak Arşivi
SON YAZILAR