Tamer Kalender
Eşini Kaybedenlerin Yalnızlığı - 2
Bütün bu karmaşanın içinde, eş olmanın ne demek olduğunu bize en berrak haliyle gösteren bir örnek vardır. Kuran’da geçen bir dua ayetinde de şöyle söylenir.
“Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.”
Bu ayet beni çok etkiliyor. “Göz aydınlığı” ne muhteşem bir tabir… Bu kadar kısa bir ifadeye bu kadar derin bir mana sığması çok etkileyici.
İnsanın gözü nasıl aydın olur? Nasıl bir ruh hali insanın gözünü aydınlatır?
Bu, kalpte olan derin bir muhabbetin kalbe sığmayıp taşması ve gözlere yansımasıdır.
Bir insanın eşinin yüzüne bakıp gözünün aydınlanması!
Muhakkak böyle bir eş, insanoğluna verilmiş en büyük nimet olmalı.
Böyle bir eş denince de benim aklıma Hz. Hatice gelir.
Peygamberimize vahiy gelmeden önce Hira mağarasında uzlete çekilirdi.
Bir gün mağarada Cebrâil gelerek Peygamberimize “Oku!” dedi. O “Ben okuma bilmem.” deyince sarılıp öyle bir sıktı ki nefesi kesildi. Tekrar “Oku!” dedi, yine aynı cevap… Üç kez bu böyle devam etti ve sonunda Cebrâil şöyle buyurdu:
Yaratan Rabbinin adıyla oku!
O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.
Oku! Rabbin sonsuz lütuf ve kerem sahibidir.
Bu ayetler gelince Peygamberimiz büyük korku ve heyecana kapılıp mağaradan evine koşarak geldi. Yatıp üzerinin örtülmesini istedi, tir tir titriyordu. Acaba bir cin mi bulaşmıştı?
Eşi Hz. Hatice onu rahatlatan ve sakinleştiren şu sözleri söyledi:
“Hayır! Allah’a yemin ederim ki Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz olanların yüklerini çekersin, yoksula verir, hiçbir şeyi olmayana bağışta bulunursun, misafiri ağırlarsın, bir felakete uğrayana yardım edersin.”
Ne kadar muhteşem… Bir peygambere neredeyse ondan önce iman etmek.
Bir eş, kendinden şüphe ederken ondan zerre şüphe duymamak.
Bir eşin arkasında dağ gibi durabilmek… İşte onu “Haticetü’l Kübrâ”, yani büyük Hatice yapan bağlılık budur.
Hz. Hatice sonuna kadar eşinin yanında durdu. Mekke’nin en zengin kişilerinden biriydi; bütün malını feda etmekten çekinmedi. Ölümüne yakın hastalıklı ve sararmış hâliyle bile eşi bir şey söylediğinde “Emret Allah’ın Resulü.” diyerek koşardı.
Peygamberimizin diğer destekçisi de amcası Ebû Tâlib’di; ikisi de aynı sene vefat etti. O seneye “Hüzün Yılı” denildi.
Bir kadın vefat ediyor, tüm ümmet sanki öksüz kalıyor ve o yıl hüzün yılı oluyor. Hz. Hatice arkasında nefesleri kesen derin bir sessizlik ve hüzün bıraktı.
Hz. Âişe, Peygamberimizi en çok Hz. Hatice’den kıskandığını söylüyor. Oysa onları hiç yan yana görmemişti. Ama Resûlullah’ın onu sürekli anması, arkadaşlarını arayıp sorması, ikramlarda bulunması onu kıskandırıyordu.
Bir gün Hz. Hatice’nin kız kardeşi Hâle, Efendimiz ’in huzuruna girmek için izin istemişti. Hâle’nin sesi Hz. Hatice’nin sesine çok benzediği için Allah’ın Resulü heyecanlanıp:
“Allah’ım! Bu Huveylid kızı Hâle!” dedi.
Bu manzarayı gören Hz. Âişe dayanamadı:
“İhtiyarlıktan ağzının dişleri dökülmüş, bir zamanlar ölüp gitmiş Kureyşli bir kocakarının nesini anıp duruyorsun? Allah sana ondan daha hayırlısını verdi.” dedi.
(Kendini kastederek.)
Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:
“Hayır! Allah Teâlâ bana ondan daha hayırlısını vermedi. Halk bana inanmazken o inandı. Herkes bana yalancı derken o doğru söylediğimi kabul etti. Kimse bana bir şey vermezken o beni malıyla destekledi ve Allah bana ondan çocuklar ihsan etti.”
Ne kadar dokunaklı…
Bir insanın eşini her an büyük bir vefa, saygı ve muhabbetle hatırlaması…
Onu hatırlatan her şeyde heyecanlanması…
Onu hatırlatan kişilere bile saygı duyması…
Bu ancak büyük bir sevgi, büyük bir bağlılık ve büyük bir özlemin eseri olabilir.
Bugün Peygamberimizin nesli sadece Hz. Hatice’den devam ediyor.
Böyle bir ailenin neslinden olmak ne kadar özel…
Tarihte büyük insanların arkasında hep büyük kadınlar olmuştur.
Büyük insanlar insan ruhunun tahammül sınırlarını zorlayan yerlere gider; böyle bir anda eşinin desteği son derece önemlidir.
Mesela bizde böyle bir mağara olayı yaşansaydı kaç kadın eşine o kadar yol gidip yiyecek götürürdü?
Ya da eşi korkmuş, titrer vaziyette koşarak gelse onun arkasında dağ gibi dururdu?
Tahminim evin hanımı şöyle söylenirdi:
“İşte olacağı buydu! Sen gül gibi karını bırak mağaralara git! Cin de bulaşır, şeytan da! Ben sana gençliğimi verdim, gül gibi çocuklar verdim, saçımı süpürge ettim…” diye başlayan, bitmek bilmez bir başa kakma ve aşağılamayla devam eden bir yakınmaya dönüşürdü.
Bir insanın eşi ona inanmazsa kim inanır?
Bir insanı eşi tutmazsa kim tutabilir?
Hz. Hatice bu yüzden Büyük Hatice’dir.
Allah Resulü o hayattayken ikinci bir evlilik yapmaması da manidardır.
Bazı insanlar vardır; asaleti, vakarı ve yüce gönüllülüğü ile karşısındakini ezer. Onların yanında insan kendini çok küçük görür, yüzüne bakamaz.
Hz. Hatice işte böyle bir kadındır.
Bütün dinlerde peygamberler ümmetlerinin babasıdır; onların eşleri de annesi hükmündedir.
Bizler için böyle bir ailenin parçası olmak büyük bir şeref ve onurdur.
Bu bizim hem bu dünyadaki hem öbür dünyadaki en büyük sermayemizdir.
Çünkü anneler babalar evlatlarına her yerde sahip çıkar.
Bugün Peygamberimiz ve Hz. Hatice gibi birbirlerine göz aydınlığı olan evlilikler var mıdır bilinmez ama ben birçok annede oğullarına bakarken gözlerindeki aydınlığı görüyorum; ama eşlerine bakarken bunu hiç görmedim.
Hatta öfke, kıskançlık, aşağılamaya rastladım.
Ancak eşlerini kaybetmişlerin çoğunda bir yas ve özlem gördüm. Bunun sebebi belki de insanın ölünce kıymetlenen bir varlık olmasındandır.
İnsan, sürekli içinde olduğu nimetlerin kıymetini bilmez; kaybedince anlar.
Bir insanın gerçek değeri, ardında bıraktığı boşluk kadardır.
Belki çok rastlanmasa da yüzüne bakınca gözleri aydınlanan eşler de vardır.
İnsan için böyle bir eş, dünyada cennete girmek gibidir.
Böyle bir eşi kaybetmek ise insanın yaşayabileceği en büyük acıdır.
Onu hatırlatan eşyalar, bir yer, bir ses, bir koku tarifsiz bir özlem ve hüznü getirir.
Onu her hâlinden anlayan tek kişi gitmiştir. Sanki yabancı bir dil konuşuyormuş gibi kimse onu anlamaz. Sürekli hatıralara dalıp gider; dış dünya ile bağlantısı neredeyse kesilmiştir.
Başı hasretini taşıdığı kalbine doğru eğilmiştir bu hal Sezai Karakoç’un şu mısrasını hatırlatır;
“Çiçek solarken kendi sapına eğilir.
Bilirsin, yalnızlık budur…”





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.