Tamer Kalender
Aşıkların Yalnızlığı
İran’da bir hurdacı arabasının arkasına şöyle yazmış:
“Hurda satın almak benim bahanemdir; bu şehri sokak, sokak seni bulmak için geziyorum.”
Ne kadar dokunaklı… İnsanın bir şehri sokak, sokak gezeceği bir aşkı olması. Aşk öyle temiz bir duygudur ki her kalbe girmez.
Bir an, bir söz, bir duruş, bir gülüş; bir âşığı ölene kadar tutsak eder. Âşık nereye gitse kurtulamaz. Kulaklarından sesi, gözlerinden yüzü silinmez bir ömür boyu.
“Sen bir kere güldün, ben bir ömür hayal ettim.”
Bu, bir âşığın bir ömür uyanıkken gördüğü bir rüya gibidir.
“Sevmek, güzel birinde aşkı aramak değil; o kişide, bilmediğin bir zamanda, beklenmedik bir anda kendini bulmaktır,” demiş Dostoyevski.
Bu söz bana İbn-i Hazm’ı hatırlattı. Aşkı en iyi anlatan ve Güvercin Gerdanlığı eseriyle batı edebiyatını derinden etkilemiş olan İbn-i Hazm’a göre aşk, insana ölümsüzlüğü tattırır.
Ve aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir, der. Ben bunun muhteşem bir tespit olduğunu düşünüyorum. Ruhun eksik kısmına olan talep ve bir olma çabası…
Platon’a göre ise aşk, fiziksel çekicilikten öte, ruhsal bir bağlantıyı ifade eder. İnsanın ruhunun ideal olanı arama çabasıdır. Bu söz, parçaların aşkın ve ideal olan birliğe doğru karşı konulmaz bir cezbe ile kapılmaları şeklinde anlaşılıyor.
Bilinçaltı nasıl çalışır bilinmez ama âşıktaki etkisi çok güçlüdür. Âşık, kendini bir uçurum kenarında, parmaklarının ucunda kalakalmış hisseder.
Ömer Lütfi Mete, yazılmış en güzel aşk şiirlerinden biri olan Gülce’de sanki şiir değil, resim çizmiştir:
“Uçurumun kenarındayım Hızır,
Bir gamzelik rüzgâr yetecek.
Ha itti beni, ha itecek.”
Bu öyle bir hâldir ki, kimseden korkmayan yiğit insanlar bile sevdiğinin yüzüne bakacak cesareti bulamaz.
“Deccal ’den, yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben
Tir tir titriyorum Gülce’den
Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan
Nutkum tutuluyor, ürperiyorum
Saniyeler gözlerimde birer can
Her saniyede bir can veriyorum.”
İnsanın böyle bir aşkı, böyle bir kalbi üzerinde taşıması ne kadar özeldir.
Muhakkak böyle bir insanın var olması, onunla aynı kültür havzasında bulunmak bile gurur vericidir.
Sezai Karakoç ise Mona Roza şiirinde şöyle diyor:
“Açma pencereni, perdeleri çek.
Mona Roza, seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek.
Anla Mona Roza, ben bir deliyim.
Açma pencereni, perdeleri çek.”
Bir bakış ile öleceğini hissetmek… Böyle bir kalbe sahip olmak ne kadar nahif.
Böyle bir aşk mutlu sonla bitmez. Sevdiğini görünce, bir kuş kalbine dönen yürekle onunla aynı seviyede nasıl buluşabilir? Gözlerine bile bakamayan biri, sevdiğini nasıl söyleyebilir?
Âşık zamanla aşkında yok olmaya başlar. Aşkı, bütün ruhunu ve bedenini kaplar. Aşkından başka bir şey göremez olur; her şeyi aşkına benzetmeye başlar. Her nereye baksa o vardır, her şey onu çağrıştırır:
“Terk ettiğim canı teni
Yok, eylediğim ben beni
Her gördüğüm sanmak seni
Senden midir, benden midir?”
Seyyid Nizamoğlu bu hâli böyle şiirleştirmiştir. Bu durum, çölde susuzluktan ölmek üzere olan birinin her yerde sular görmesi gibidir. Bu hâl, âşığın ölmek üzere olduğunun resmidir.
Sadi Şirazi aşkı namaza benzetmiştir, bir farkla:
“Aşk öyle bir namazdır ki, abdesti kan ile alınır.”
Kanla alınan bu abdest, birçok âşığın sonu olmuştur. Aşkın pazarında bedeller canla ödenir.
Bugün modern dünya için bu hâller masal gibidir. Modern dünya seküler bir toplum oluşturuyor. Sekülerlik, egonun ilahlaştırıldığı bir topluma doğru bir gidiştir.
“Aşk, utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır,” der Montaigne. Oysa egonun ilahlaştırıldığı dünyada, kendini Tanrı zanneden insan neden başka bir Tanrı’ya inansın ve neden bir şeyden utansın ki?
Modern dünya, asil olan ne kadar duygu ve kavram varsa hepsinin içini boşalttığı görülüyor. Bunlardan biri de aşktır.
“Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup, bunu ‘aşk’ sanıyorsunuz,” der William Shakespeare. Şehvetli birliktelikleri aşk olarak görmek ne kadar acı…
Bugün bazı genç çiftler birbirlerine “aşkım” diye hitap ediyor. Bu, insanın ruhen yaşayamadığı bir duyguyu sözle doldurmasını çağrıştırıyor.
Oysa “aşkım” diye dalıp gittikleri şeye cep telefonlarına deseler daha ayakları yere basan bir tanımlama olurdu.
Oysa âşık, sevdiğinin ismini bile söyleyemez. Aşk öyle bir ateştir ki insanı yakıp kavurur. Böyle bir ateşin ortasında yanan âşık, acısından başka kimseyi göremez. Bu, tam bir yalnızlık hâlidir.
Altın, yüksek kor ateşte açığa çıkan ve tortularından ayrışıp saflaşan bir cevherdir. Bu tertemiz aşkların ilahi aşka dönüşmesi, böyle bir masumiyetin eseri olmalı.
Şah-ı Nakşibendî’nin hiç âşık olmayan kimseleri talebe olarak almaması çok manidardır.
Kulunu sevemeyenin Rabbini sevemeyeceğinin işareti sanki.
Kendinden başkasını sevmeyen, aşkı tatmamış insanlardan anlayış ve merhamet bulmak mümkün değildir.
Yunus’un dediği gibi:
“İşitin ey yârenler, aşk bir güneşe benzer.
Aşkı olmayan gönül, misal-i taşa benzer.
Taş gönülde ne biter, dilinde ağu tüter.
Nice yumuşak söylese, sözü savaşa benzer.”





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.