Eşini Kaybedenlerin Yalnızlığı-1

Hz. Âdem yaratıldıktan sonra eşinin kendisinden yaratıldığına inanılır.
İnsanın eşi olmadan eksik olduğu bir gerçektir. Arapçada zevce, birbirinin aynı olmayan ama birbirini tamamlayan eş manasında kullanılmıştır.
Sağ ayak ile sol ayak gibi; birbiriyle aynı olmayan, farklı yönlere bakan fakat birbirinin eksik yönlerini tamamlayan…

İşte insan, eşiyle birlikte tam olan ve ayakta durabilen bir varlıktır.
Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir.”
İnsanın huzur bulması ancak iyi bir aileye sahip olması ile mümkündür.
Ruh sağlığı yerinde, iyi insanlar ancak böyle bir aile ortamında yetişebilir.
Türk aile yapısının gittikçe bozulduğu, huzur kaynağı olması gereken yuvaların birçoğunun huzursuzluk ve kavga arenasına döndüğü görülmektedir. Bunun pek çok nedeni vardır. Üretim araçlarının hızla değişmesi, geleneksel toplum yapısını da değiştirmektedir.

Modern toplumda kadın ve erkek ruhunun hızla değiştiği görülmektedir. Eskiden ağır işleri yapan, ailenin, toprağın veya sürünün güvenliğini sağlayan erkeğin gücü ve cesareti artık büyük oranda gerekmez olmuştur. Bugün de çoğunlukla erkeklerin yaptığı bazı ağır ve tehlikeli işler vardır; inşaat, madencilik ya da özel harekât olarak bilinen askerî ve polis timleri gibi. Bu işlerde çalışırken ölenler şehit olarak algılanmakta, bu insanların gayretleri toplumun her kesiminde büyük saygı uyandırmaktadır.
Eskiden neredeyse bütün işler çok ağır şartlarda ve hiçbir iş güvenliği olmadan yapılırdı. Böyle bir işte çalışan erkekler her an ölümle burun burunaydı. Erkek eve döndüğünde sağ salim gelmiş olmanın mutluluğu, onu pencere önünde bekleyen eşinin yüzünden okunurdu. Kadın, kendisi ve çocukları için ölümü göze almış bu adamın yüzüne sevgi ve minnetle bakar, onun için “evimin direğidir” derdi. Böyle bir övgü erkeği gururlandırır ve tüm yorgunluğu asil bir huzura dönüşürdü.
Zaten erkek, övgü ile var olan bir varlıktır.

Her milletin bir karakteri vardır; bunu da bir hayvan ile özdeşleştirmiştir. Türk milleti asker bir millettir; sembolü kurttur. Kurt, özgürlüğün, cesaretin ve dayanıklılığın sembolüdür. Binlerce yıl at sırtında özgürce koşan, büyük düşman ordularının içine yalın kılıç dalan yiğit Türk erkeği, modern toplum ve iş hayatı içinde adeta kafese kapatılmış bir kurt hissi vermektedir. Bu durum binlerce yıllık Türk erkek ruhunu öldürmekte, onu adeta koyuna dönüşmeye zorlamaktadır.
Bazı kadınlarda ise bu süreç tersinden işlemektedir. Modern dünya, özellikle iş hayatı, menfaat ilişkisi içindedir. Burada naif, kibar ve nazik olmak karşıdaki kişiyi cesaretlendirmekte; ısrarcı, nazik dilli bir zorbalığa dönüşebilmektedir. Bu durumdan kurtulmak isteyen kadınlar sert, tavizsiz ve soğuk görünmek zorunda kalmaktadır. Artık ahu bakışlı, kibar, nazik, güleç yüzlü ceylan kadın gitmiş; yerine bir panter gelmiştir. Çok fazla olmasa da bazı kadınların şahsında bu panterlik oldukça belirgin hâle gelmiştir.
Bugün modern toplumda birçok yerde erkekler ile kadınlar aynı işi rahatlıkla yapmaktadır; hatta kadınlar birçok işi daha iyi yapmaktadır. Buna rağmen birçok işte kadınlar, bazı erkeklerin cep telefonu ile oyalanıp galericilik, spor yorumculuğu gibi yan işlerle uğraştıklarına ve gün boyu dedikodu yaptıklarına şahit olmaktadır. Bu durum erkeğin saygınlığını yok eden bir hâl almaktadır.

Böyle bir erkekle kadın işten eve gelince, kadının ev işleriyle uğraşırken erkeğin kumandayı alıp televizyonun başına geçmesi, erkeğin varlığını bile katlanılmaz kılmaktadır. Artık evin direği olan erkek gitmekte; yerine rahatsızlık veren ve kurtulunması gereken bir eşya gelmektedir. Birçok kadının buna sabırla tahammül ettiği gözlenirken, bazı evlerde erkek artık karşısında ahu gözlü bir ceylanın olmadığını; onun yerine pençeleriyle kana bulayacak bir panter olduğunu acı bir tecrübeyle anlamak zorunda kalmaktadır.

Bugün ülkemizde birçok evlilik, bedenleri farklı ama ruhları aynı olan insanlar arasında yapılmaktadır. Bu durum çatışma ve güç mücadelesi demektir. Aynı kulvarda yarışan sporcular gibi bir rekabet oluşmaktadır. Feminizm de bu rekabetten beslenen bir olgudur. Bu evliliklerin çoğunluğunda büyük kavgalar çıkmakta; artık bir savaş başlamaktadır. Kimin gücü kime yeterse… Kimin patron olduğunu belirleyecek bir egolar savaşıdır bu.
Kadınlar bu savaşta çocuklarını da cepheye sürmekten çekinmemektedir. Sonuç olarak bütün rezillikler ortaya dökülmektedir. Aileler de bu kavgaya katılmaktadır; çünkü ülkemizde evlilikler, karı koca ile birlikte aileler arasında da yapılmaktadır. Adliyelerde biten, ardı arkası kesilmeyen boşanma davaları bunun göstergesidir.
Ya da insanı hayattan bezdiren; bazen yükselen ama genelde düşük yoğunluklu bir gerilimle devam eden evlilikler vardır. Ya da erkeğin veya kadının kurtuluşu teslim olmakta bulduğu, artık cevap vermeden durumu kabullendiği, iç acıtan evlilikler… Üstelik teslim olmak, karşı tarafın daha da haddi aşıp sınırları zorlamasına sebep olmaktadır.

Böyle bir erkek ya da kadın, çevresinde “melek gibi insan” olarak tanımlanır. Bu melekliğin bedeli, ne yapsa hata sayılan insanın hakaret ve aşağılanma sonucu ruhen çökmesidir.
Benim etrafımda çok olmasa da böyle insanlar vardır. Kendilerine saygı duymamakta ve değersiz hissetmektedirler. Bu durum, onların sessiz, çekingen, mahcup ve ürkek tavırlarından hissedilmektedir. Ama ben onlara, gerçek bir insan evladı oldukları için derin bir saygı duymaktayım.

Hz. Ali’nin şu sözü aklıma gelir: “İyi damat kazanılmış bir erkek evlat; kötü damat kaybedilmiş bir kız çocuğudur.”

Bugün feminist ruha sahip bazı anneler, kocalarına karşı olan hırçın ve tavizsiz tavırlarını kendi erkek çocuklarına göstermemekte; onların her istediklerini yapıp oğullarını birer prens gibi yetiştirmektedir. Oysaki bu evlerde kızlar, bir erkeğe nasıl davranılması gerektiğini annelerinin babalarına davranışlarından çok iyi öğrenmektedir.

Evlenene kadar annelerine bağımlı olan bu prensler, aslında prens olmadıklarını ve ne kadar yetersiz olduklarını evlilikle birlikte acı bir şekilde fark etmektedir. Genelde annelerine olan bağımlılık, eşlerine olan bağımlılığa dönüşmekte; eşlerinin uydusu hâline gelmektedirler. Buna en çok anneler üzülmektedir. Saf ve iyi niyetli oğlunun fettan gelin tarafından kandırıldığı düşüncesi onları derinden etkilemektedir. Oğlu artık gelinin her istediğini yapan sadık bir köle olmuştur. Biricik oğlunun evinde kalmak bir yana, gezmeye gitmek bile neredeyse imkânsızdır. Artık birçok ebeveyn sadece kızlarının yanında huzur bulabilmektedir. Bu durum, patronun misafiri olmanın getirdiği ayrıcalıklı bir huzurdur.
Bugün bazı kadınlar erkeklerle olan savaşı kazanmış gibi görünmektedir; fakat bu onları mutlu etmemektedir. Çünkü bu savaşı kazanan aslında en büyük kaybedendir. Kendileri şahsiyetsiz, silik bir adamın karısı hâline gelmektedirler. Hz. Ali Efendimizin şu sözü bu durumu çok güzel özetlemektedir:
“Akılsız kadınlar kocalarını köle yapar, sonra kölenin karısı oluverirler. Akıllı kadınlar ise kocalarını kral yapar, kendileri kraliçe olurlar.”

Dominant kadınlar, kendi oluşturdukları bu dünyadan en çok kendileri rahatsız olmaktadır. Bir kölenin annesi olmak ile şahsiyetsiz bir erkeğin karısı olmanın aslında aynı şey olduğunun görülmesi son derece üzücüdür.

Bugün Türk aile yapısının genel olarak ataerkilden anaerkile dönüşme sürecinde olduğu gözlemlenmektedir. Bütün güç ve yetkiyi toplayan dominant kadınlar, çocuklarıyla birlikte bir aile kurmuş durumdadır. Eş ise artık onun oğlu gibidir; tek farkla, o üvey bir çocuktur. Karşılıksız sevgiyi hak etmeyen, hatalarında sert bir dille uyarılması gereken… Bu yüzden bu üvey çocuklar, öz oğullara karşı gizli bir kıskançlık duymaktadır.

Eşini kaybetmek sadece eşin ölmesi ile olmuyor aynı evin içinde saygının, merhametin hayranlığın kaybolması ruhen büyük bir kopuş büyük bir kayıp. Bu yüzden eşler huzursuz ve eksiktir. Birçok erkek, kendilerine saygı duyan ve sevgiyle gözlerine bakan eşlerini yitirmiş durumdadır. Türk erkeği, kendisini öven, değerli hissettiren ve kendisine arzu ile bakan şuh bir kadın gördüğünde pusulasının şaşması, böyle bir kadına olan açlığının göstergesidir.

Bugün televizyonlarda sert, ciddi ve güçlü mafya babası dizilerinin revaç bulması; Tatar Ramazan gibi fakir dostu, onurlu erkek kahramanlara özenilmesi bundandır. Birçok genç, onlar gibi konuşup tesbih sallayınca böyle bir erkeğe dönüşeceğini zannetmektedir. Kadınların bir kısmı ise bu çalkantılı dünyada sığınacakları güvenli bir liman olarak; kendileri için ölümü göze almış, büyük bir aşkla sevildiğini hissettiren, saçlarını okşayacak dağ gibi bir adam hayaliyle yaşamaktadır.
Bu tablo, Türk ailesinin tehlikeli bir süreç içinde olduğunu ve dağılmaya başladığını göstermektedir.
Bu tespitler elbette geneli yansıtmamaktadır; bunun dışında kalan birçok kadın ve erkek vardır. Ancak genel bir eğilim olarak bu yöne doğru gidildiğini de görmek gerekir. Kadınlara karşı önyargılı olunduğu da söylenebilir. Oysa toplumu şekillendirenlerin ve erkekleri yetiştirenlerin kadınlar olduğu unutulmamalıdır.

Eski bir Türk atasözü şöyle der: “Er bozulursa aile bozulur, Hatun bozulursa ulus bozulur.”

Türk aile yapısında kadının gizli bir güç olduğu da unutulmamalıdır. Kadın; ilişkileri düzenleyen, paranın hesabını tutan, evi ayakta tutan aklı ve hafızayı taşır. Erkek zamanla eşine bağımlı hâle gelir. Yıllar sonra eşini kaybettiğinde ise savrulur, aklını yitirir, hiçbir yere sığamaz; hemen bir kadın bulup evlenmek ister. Bu durum artık bir sektör hâline gelmiştir. Özbek, Faslı ve Suriyeli kadınlar olmasa hâlleri harap olur.
Aynı durumda olan kadınlar ise genellikle evlenmez. Bunun sebebi, evlilikleri ayakta tutan şeyin sadece cinsellik olarak görülmesi; bu da bittikten sonra geriye “ağız kokusu” kalmasıdır. Evlilik, iki ayrı cinsin huzur bulup birlikte yürüdüğü bir yol olmaktan çıkmıştır.

Not: Yazının devamı bir sonraki yazımızda devam edecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Tamer Kalender Arşivi

Göçmen Hüznü

12 Ocak 2026 Pazartesi 16:06

Göçmenlerin Yalnızlığı

29 Aralık 2025 Pazartesi 11:01

İftiraya Uğrayanların Yalnızlığı

15 Aralık 2025 Pazartesi 16:18

Asil İnsanların Yalnızlığı

21 Kasım 2025 Cuma 12:28

Yetimlerin Yalnızlığı

04 Kasım 2025 Salı 16:29

Yalnızlık

17 Ekim 2025 Cuma 14:20

Merhaba girizgah

02 Ekim 2025 Perşembe 12:46