Nurten Selma Çevikoğlu
Vezirin Hîlesine Aldananlar
Bu yazımıza da, ‘selam duâsı’yla başlayalım efendim.
Aşk olsun. Aşkınız cemâl olsun. Cemâliniz nûr olsun. Nûrunuz ayn olsun.’
Yeni başladığımız şah-vezir hikâyesinde, şâhın Musa Peygambere aşırı sevgisinden dolayı, İsa peygambere olan düşmanlığı üzerine, Hıristiyan kıyımına başlaması, halk arasında nefrete yol açtı. Bu duruma mâni olmak adına, veziri pâdişâha çok dolambaçlı hileler sundu. Şah vezirin hilesi ve isteği göre onu Hıristiyanların bulunduğu yere sürgüne gönderdi. İsevîler yalancı vezirin hilesine kanarak onu aralarına aldılar ve binlercesi başına toplandı.
Evet, bu giriş özetinden sonra başlayalım beyitlerimize;
“İsevîlerin yüz binlercesi yavaş yavaş vezirin öğrettiği mezhebe toplanmaya başladı.”
Vezir, sürgün edildiği yere gelerek, Yahudi padişâh ile kararlaştırdıkları planı uygulamaya başladı. Vezir hilekâr dilini kullanarak, idrâkı zayıf Hıristiyanlara kendini kabul ettirdi. Onlara dediler ki; ‘Bize gerektiği gibi dînimizi anlatacak, öğretecek, fedâkar, cefâkar, güzel bir insan aramıza geldi.’ Böyle diyerek onun anlattıkları sahteliklere inandılar, sözlerine itimat ederek ona uydular.
“Vezir, İsevîlere İncil’in, zünnar’ın, namazın sırlarını anlatıyordu.”
‘Söyleyeceklerini gizlice anlatması, hem Yahudi şâhından korkusunun devam ettiğini bildirmek, hem sonradan her birine vereceği birbirinden aykırı nasihatlerle İsevîlerin arasına fesat koyabilmek içindi. Birçok hilekar ve riyâkar, düşüncelerinin önemli olduğunu göstermek için gizlice söylerler Zavallı avam da, gizli olan şeylerde özel bir önem olduğunu zanneder.’ (Abidin Paşa, Mesnevî Şerhi, Sadeleştiren Mehmet Said KARAÇORLU, İst, 2007, s.126)
Beyitte geçen zünnar; Hıristiyan râhiplerin ucuna Haç taktıkları bele bağlanan bir tür kuşaktır. Beyitte geçen diğer bir tâbir vardır, Engilyûn; İncil (=güzel haber veren, müjdeci) anlamındadır. Efendim yeri gelmişken burada sizlere İncil’den bahsetmek gerektiğini düşünmekteyiz. Hz. İsa (A.S)’ın gökler âlemine ref edilmesinden sonra, O’nun havârileri kendisinden 8-10 sene sonra ondan duyduklarından İnciller yazdılar. Bunların sayısı yüzlerceydi. Ortada bulunan İnciller bir karışıklığa meydan vermemesi amacıyla İznik’te Hıristiyan rûhânîlerin oluşumundan toplanan konseyde, sâdece 4 İncil’in okunması seçilmiş, diğerleri imha edilmişti.
Bunlar: 1-Matta: Hz. İsâ (A.S)’ın göklere ref olunuşundan 8 ya da 10 sene sonra Süryânice, İbrânice, Keldânî veya Ârâmî lisanıyla yazılmış daha sonra Yunancaya sonra da diğer lisanlara çevrilmiştir. Hangi dilde yazıldığı belli olmayan bu İncil’in aslı kaybolmuştur. Matta son zamanlarda Hz. İsâ’ya tâbi olmuş bir kişidir. 2-Markos: Hz. İsâ’yı görmemiştir. H.z. İsâ’nın göklere ref’inden 10 sene sonra Havârilerin başı Aziz Pier ile birlikte Roma’ya gitmiş, ondan duyduklarıyla, o da kendi İncil’ini Yunanca yazmıştır. 3-Luka: Bu kişi de, Aziz Pier’in müridlerindendir.4-Yuhanna: Hz. İsâ’nın teyzesinin oğludur. Hz. İsâ (A.S)’nın refinden 40 sene sonra yazıldığı ve Yunanca olduğu rivâyet edilir.
Dikkatlice incelendiğinde, dört İncil’de bahsedilenler arasında uyumsuzluk olduğu hatta birbirlerine zıt ifâdeler bulunduğu tespit edilmiştir. Bilindiği üzere İncil’in yazılması hâdisesi, Hz. İsâ (A.S)’dan sonra olması hasebiyle, hâdiseler veya anlatılanlar sâdece akılda kaldığı kadarıyla yazılmıştır ve onların doğruluğu tartışılır. Bugün bile bir cümleyi birinden aktarırken, nice yanlış anlaşılmalara sebebiyet verildiği bilindiğinden, böylesi ‘Hak Kelâmı’ olacak bir yazıtın, günümüze kadar ne evrelerden geçtiği düşünülmesi gereken bir husustur. Yâni anlaşılacağı üzere kutsal kitap diye bakılanların eksiksiz-yanlışsız günümüze kadar Hz. İsâ’nın ağzından geldiğinde şüphe vardır.
Buna benzer bir husus Tevrat için de söz konusudur. O devirler, târihi incelemeler araştırıldığında, şu gerçekle karşılaşırız, Kudüs’ü işgal eden güçler, tek nüsha hâlinde olan Tevrat’ı yaktılar. Ancak Uzeyir isimli Kur’ânı Kerim’de adı geçen ama peygamberliği belli olmayan bir kimse Tevrat’ı yeniden yazmış veya ilham yoluyla yazdırılmıştır. İncil’de bahis konusu olan şeyler Tevrat için de söz konusudur. Daha sonra din adamlarının bâzı çıkar hesapları yüzünden kutsal kitaplara eklemeler ve çıkarmalar yaptığından bahsedilir. (Bakara, 75) Dolayısıyla bu kitaplara anlatıldığı üzere tahrif edilmiş kitaplar denir.
Yukarıda bahsedilen bu dört İncil’in hepsine birden; ‘Yeni Ahid=Ahdi Cedit’ dendi. Bir de; ‘Eski Ahid=Ahdi-Atîk’ vardı. Yâni o da sonradan yazılan Tevrat idi. Bu iki kitabın hepsine birden ‘Kitâbı-Mukaddes’ dendi. Bunlar, ilgilileri her lisana çevrilmiş olup, neredeyse herkese bedava dağıtılacak şekilde hatta içine dolarlar koyarak insanlara verirler.
Ancak Müslümanların kutsal kitâbı Kurânı Kerim, hiçbir şekilde herhangi bir tahrife uğramadan günümüze kadar gelmiştir. Peki, bu nasıl temin edilmiştir? Şöyle ki; Peygamber aleyhissalâtu vesselâm’a vahiy âyetleri indirildiği vakit, vahiy kâtipleri indirilen âyetleri yazıyor, hafızlar da ezberliyorlardı. Peygamber aleyhisselâm’ın irtihâlinden sonra yazılan Kur’an sayfaları cem edildi. (birleştirildi.) Sonra Hafızı Kur’an olan Zeyd bin Sâbit tarafından her sûre ayrı ayrı yazıldı. Ana metnin sayfalarıyla karşılaştırıldı. Sahabenin huzurunda okundu, teyit ve tasdik edildi. Hz. Osman devrinde bir heyet tarafından sûreler, bugünkü tertip üzere sıralanarak yazıldı. Bu sebeple Yüce Kur’an bir harfi dahi değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiştir. Zâten Cenâbı Hak: “Kur’ânı hakikaten biz indirdik onu muhafaza edecek olan biziz.” (Hicr, 9) buyurur. İşte Aziz Kur’an’ın günümüze kadar sapa sağlam gelmesinin serüveni budur. Ne mutlu biz Müslümanlara! Tahrif edilmemiş son kutsal kitaba biz sâhibiz. Efendim burada kalalım.
Sizlere güzel bir cumâ günü diliyoruz. Hayırla kalınız.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.