Nurten Selma Çevikoğlu
Ben Kendi Seçimimi Kendim Yaparım Deme
Efendim bugünkü yazımızda, ‘selam duâsı’yla başlasın yine;
‘Aşk olsun. Aşkınız cemâl olsun. Cemâliniz nûr olsun. Nûrunuz ayn olsun.’
Yeni beyitlerimize geçmek istiyoruz hemen müsâdenizle;
“Yüzbinlerce şiir defteri vardı, ama ümmi olan mânevî âlemin önderi, Hazreti peygamber Sallallâhu Aleyhi Vessellem konuşunca hepsi utanç içinde sustu.”
Beyitteki, ‘ümmi’ kelimesi iki anlamda kullanılmış olabilir, birincisi; peygamber aleyhissalâtu vesselâm’ın annesinden doğduğu gibi, tertemiz, günahsız olması, diğeri ise, O’nun okuma yazma bilmemesidir. Peygamberi aleyhisselâm’ın yaşadığı devirde okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça azdı. Ancak bilenler de çok güzel Arapçaya vâkıf olup muhteşem güzellikte şiirler yazarlardı. Hatta o devirdeki şâirler birbirleriyle yarışırlardı. En güzel şiirler seçilir ve bunlardan birincisinin, ilk yedi kıtası bir bez üzerine yazılarak Kâ’be’nin duvarına asılırdı. Yâni o devirde Arap edebiyâtı o denli gelişmişti.
Fakat tam o sıralarda okuma yazma dâhi bilmeyen birisi çıkıyor, öyle akıl almaz, hikmetli sözler söylüyordu ki, O’nun kelamları herkesin hayretine gidiyordu. Eğer O, okuma yazma bilseydi müşrikler O’nun söylediklerine diyeceklerdi ki; ‘Muhammed, eski din kitaplarını okuyup da oradan öğrendiklerini bize söylüyor.’ Hakikaten de Kurânı-u Azûmuşşân’da bahsedildiği üzere, Hakk’ı bilmeyenler: “Bu öncekilerin masallarından başka bir şer değildir.’ (En’am, 25) dediler.
Sonrasında, Peygamber aleyhissalâtu vesselâm’ın söylediklerinin ancak ve ancak Hak kelâmı olduğunu nice mücâdeleler sonunda anladılar, idrak ettiler. Nitekim, Kur’ânı Kerim’de: “Allâh’a ve O’nun okuma-yazma bilmeyen peygamberine inanın, O’na uyun ki, doğru yolu bulasınız.” (A’raf, 158) buyrulur. Bu nurlu, azâmet, hikmet ve feyiz yüklü mesajlar karşısında o meşhur belâgat dolu Arap şiirleri sönük kaldı. Şâirler bu muhteşem güzelliklerden dolayı kendilerinden utanır oldular. Hatta Kâ’be’nin duvarına asılan en mükemmel kasideyi de oradan indirdiler. Hakk’ın nur şûlelerine teslim olanlar zâten sonradan Müslüman oldular.
“Bir kimse, eğer aşağılık ve alçak değilse, nasıl böylesine gâlip ve Kâdir olan Allâhu Teâlâ Hazretlerinin emri uğruna ölmez.”
Hem dünyâ âleminde maddi lezzetler, hem de ebedî âleme âit mânevî hazlar sunan Cenâbı Hakk’ın emirlerine uymayan, nidâlarına kulak asmayan insanlar, mutlaka hüsrana dûçâr olacaklardır. Eğer öyleleri Cenâbı Hakk’ın bağışlaması ve affı olmazsa İslam ile hayat bulamazlar. Ancak Allah Teâlâ’nın mağfireti af isteyen herkesi kapsar. Hakk’ın hükümlerine teslim olanlar, sâdece Hakk’ın rızâsını gözetenler eğer basit ve kıymet bilmez suflî kişiler değillerse Allah Azze ve Celle’nin yoluna canlarını fedâ ederler.
“Allah Teâlâ Hazretleri dağ gibi kavî olan bir yüreği yerinden koparmış, birçok kurnaz kuşu iki ayağından asıvermiştir.”
‘İnsan; ‘Benim akıl ve cesâretim varken, niçin peygamberlerin emirlerine uyayım, kendi seçme hürriyetimden ve mantığımdan vaz geçeyim?’ Demesin. Hayır, böyle dememeli. Zira, Allâh’ın kudreti dağları da kalbi dağlar gibi sağlam, kararlı, üstün zekâ gücüne sâhip olanları da, biran da baş aşağı getirir, acınacak hâle düşürür. Bu gerçeğin somut şâhidi cihan târihidir. Gayri meşru sûrette zulüm ve eziyetle hareket edenlerin hem kendileri hem yakın çevreleri büyük tehlikelere düştüler, târumar oldular.
Akıllı olan insan, yüce peygamberlerin göstermiş oldukları Rabbânî emirlerin yerine getirilmesi uğrunda akıl ve cesâretlerini güzel idâre eder. Kendi zihnindeki hayallerini ve düşüncelerini, hakikat güneşine yöneltir, O’nunla bütünleşir, boş ve zarar verici olanları yok eder, giderir. Gayrı meşru işlerde bir lezzet ve gâlibiyet ihtimâli olsa bile, o lezzet ve geçici gâlibiyet şiddetli kederlere ve mağlubiyetlere tehlikeli bir başlangıçtır.’ (Abidin Paşa, Mesnevî Şerhi, Sadeleştiren Mehmet Said KARAÇORLU, İst, 2007, s.174)
“Anlayışı, aklı ve fikri keskinleştirmek (Allâh’a götüren) yol değildir. Pâdişâh’ın (Allâh’ın) lütfu keremi (ızdırap çeken) kırık gönüllerden başkasını huzuruna kabul etmez.”
Akıl, aslında Cenâbı Hakk’ın insana sunduğu en büyük lütuftur. Ama ondan daha büyük Hak aşkı vardır. Mevlânâ Hz. ‘hep aşkı akla kurban etmeli’, der. İnsanların akıl ve fikirleriyle, başkalarının vâkıf olmadığı güzel bilgilere sâhip olabilirler ama bu yol mümini ‘aşkullah’a götürmez. Mevla Teâlâ’yı bulmak için aşk atına binmek lâzımdır. Rabbimiz, nefsini terbiye etmiş, kullukta pişmiş hatta yanmış olanları kendi huzuruna kabul eder. Allah Azze ve Celle’nin yardım ve inâyeti de ancak bu uğurda yaralı, kırık kalplere ulaşır.
Peki, efendim bu haftalık da bu kadar olsun. Hayırlı Cumâlar.




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.