Nurten Selma Çevikoğlu
Özün ve Yüzün Meshi
Yine yazımıza da, ‘selam duâsı’yla başlıyoruz efendim inşallah;
‘Aşk olsun. Aşkınız cemâl olsun. Cemâliniz nûr olsun. Nûrunuz ayn olsun.’
Geçen yazımızda ‘boş hayal peşinde olanlardan bahsetmiştik. Bu hafta ise kaldığımız beyitten devam ediyoruz:
“Kadını zühreye dönüştürmek mesh olur da insanın toprak ve balçık olması mesh ve değişim olmaz mı?”
İnsanın yaratılış yönüyle bir maddi bir de mânevi tarafı vardır. İnsanın bedenî ciheti onun maddi boyutudur ama insanın bir de mânâ boyutu vardır ki, o insanı yüceltir ve onu âlâyı illiyine çıkartır, insanı meleği âlâya yüceltir. İnsanda yapısında, madde ve mânâ boyutu birleşir. İnsanın maddi boyutu onun hayvânî cihetini yâni dünyevî boyutunu temsil eder. İnsan eğer madde yönünü geliştirirse dünyevî yönü inkişaf eder fakat mânevî yönünü geliştirirse dünyâya gelmesinin hakiki amacı gerçekleşir, meleklerden üstün duruma dahi gelebilir. İnsan madde tarafını geliştirirse su ve çamurdan oluşan balçık durumuna gelir ve basit, insana yakışmayan hayvânî bir hayâtın esiri olur. Bu durum Kurânu Azûmüşşân’da şu âyetle teşmil edilir: “Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık. Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” (Tin, 4) Cenâbı Hak insanı aşağılardan aşağı (=esfeli sâfiliyn)’e düşürebilir ama iman edenleri ve güzel amel işleyenleri meleği âlâ’ya çıkartabilir. Bu ciheti geliştirmek akıl kârıdır.
“Akılların gıpta edip, kıskanacağı bu mükemmel vücudu, o alçaklık sebebiyle meshettin, değiştirdin.”
Asil Kurânı Kerim’de: “Biz insanı en güzel surette yarattık.” (Tîn, 4) âyetei kerimesi veçhile, Cenâbı Hak, tüm benliğiyle Allah Azze ve Cell’e bağlanarak inanan, kendisine emâneten verilen ömrünü ibâdetlerle geçiren ve dahi kendini Hakk’a adayan insan âdeta meleklerden üstün hâle gelir. İşte böylesi güzelliklerin içinden insanın kendini suflî ve nefsi duyguların esiri olarak konumlandırması, kesinlikle yanlış, sonu hüsran olabilecek yolları tercih etmesi kendisini bile bile zulüm hallerine atması demektir. Yine bu hal insan için küfrânı nimettir. Bu durum doğrusu özün ve yüzün meshidir.
“O halde Allâh’ın seni meshedişinin, o kadını meshedişinden daha aşağı derecede olduğunu gör.”
‘Mânevî mesh anlatılan kadının meshinden daha aşağı derecededir. Çünkü o kadının meshedilmesi daha önce meydana gelen bir iğfalden, bir aldatmacadan kaynaklanmıştır. Halbuki insanın mânen meshi âdi nefsâni şehvetten, şeytânî düşünce ve hayallerdendir. Kadın husûsi sûrette Allâh’ın kahrına, gazabına yakalanmıştır. Halbuki insanların değişimleri, aşağı derecelere düşüşleri husâsi kahra uğramaktan değil, belirli Rabbânî emirleri terk etmekten, nefis ve şeytana uymaktan, onların yoluna gitmekten yâni Hakk’a karşı arzularına uyup isyan etmelerindendir.’ (Abidin Paşa, Mesnevî Şerhi, Sadeleştiren Mehmet Said KARAÇORLU, İst, 2007, s.176)
“Himmet atını yıldızlara doğru sürdün de, meleklerin secde ettikleri Âdem’i bilemedin.”
İlmin onca ilerlemesine rağmen yıldızlarla, falcılıkla uğraşanlar, kendi nefsi beden lezzetlerinin peşine doğru atlarını sürenlerdir. Yıldızlardan, burçlardan sonuç elde edeceklerini düşünenler, saçma sapan hayallerle hareket edenler bunlarla uğraşacaklarına insanın özü ve hakikat ilmini, güzel ahlâkı araştırsalar daha doğru olur. Zâten Kurânı Hakim; “Belli yörüngelerde yürüyen güneşi ve ayı, geceyle gündüzü sizin emrinize veren Allah’tır.” (İbrâhim, 33) Buyruluyor. Cenâbı hak âdeta demektedir ki; göklere yönelerek yıldızlarla uğraştın, maddi ilimler peşinde koştun ama meleklerin önünde secde ettiğin Âdem’in özünü ve hakikatini bilmekten geri durdun, gâfil kaldın. Oysaki Âdem öyle özel bir varlık idi ki, o süfli bir topraktan yaratılmış idi ama nurdan yaratılmış varlıklar olan meleklerin ona secde etmesine mazhar olmuş bir varlıktı. Aynı zamanda: “Allah bütün isimleri insan öğretti.” (Bakara, 31) övgüsüne lâyık olmuş bir mertebeye çıkmıştı.
“Nihâyet sende Âdemoğlusun a soysuz! Alçaklığı ne zamana dek şeref sayacaksın.”
İlk insan Hz. Âdem ayni zamanda ilk peygamberdir ve bütün bir insanlık Hz. Âdem aleyhisselâm’ın soyundan gelmektedir. Bu değiştirilemeyen bir hakikattir. Hz. Âdem’e bahşedilen peygamberlik bir şereftir. Sonradan gelen bize kadar hatta bizden sonra kıyâmete kadar gelecek yaşam serüveninde bütün bir insanlık Hz. Âdem aleyhisselâm’ın torunlarıdır. İşte insanlık damarlarında akan kanın tıpkı peygamberlik soyundan geldiği böylesi açıkken, nasıl oluyor da, insanlık kendisine yaraşmayan, süfli, alçakça, şerefsiz işlerle uğraşarak kendini düşürüyor. İnsana şerefli olma aynı zamanda Hakk’ı bilme, idrak etme gerçeği yaraşır, şerefsizlik yaraşmaz.kj!
Sevgili okurlar sizlere hayırlı bir Cuma diliyoruz efendim.




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.