Fethullah Hallaç

Fethullah Hallaç

Lübnan’dan Notlar

Lübnan, bir uçtan diğer uca tarih, karma kültür, sanat, edebiyat, mücadele ve ibret dolu bir memleket... Yakın tarihinde büyük yazarlar, şairler, sanatçılar, alimler ve savaşçılar yetiştiren bir memleket... Bitmek bilmeyen savaşların, çatışmaların arasında bir yanda kanlı mücadeleler diğer yanda taze baharlar taşıyan bir memleket... Literatürde ‘’Ortadoğu’’ olarak adlandırılan bu bölge öylesine derin bağlarla örülmüş ki, herkesin düşlerinde ve hislerinde bu coğrafya ile ilgili başka başka izler taşımış.

‘’Sevinçliyken yüreğinizin derinliklerine bakın göreceksiniz; sizi şimdi sevindiren, bir zamanlar üzenden başkası değildir.’’

-Cibran

Beyrut sokaklarında dolaşmak...

whatsapp-image-2026-08-31-at-14-43-11.jpeg

Bazı şehirlerin adları bulundukları ülkenin önüne geçer, daha bilindik olur. Şehir, o ülkeden de eskidir. Tarihi boyunca hep bir şekilde önemli görülmüş, önemli bir konumda olmuş o meşhur Beyrut mesela. Adına şiirler, şarkılar, kitaplar yazılmış büyülü şehir... Sırtını dayadığı; Lübnan Dağları ve ötesinde meşhur Bekaa Vadisi ve onu da kadim Şam’dan ayıran Doğu Lübnan Dağları bu şehrin köklerini taşırken, aynı zamanda yüzünü döndüğü uçsuz bucaksız Akdeniz ve her gün binbir renge boyanan o gün batımı kızıllığının sokaklarını doldurduğu çehresi ile dallarını ve yapraklarını daha da batıya uzatan şehir... Dik yokuşların denize indiği, hangi köşesinden nasıl bir tarihin fışkıracağı kestirilemeyen, modern olsa da geleneğe bağlı, kimilerine göre o batının afet görülen yüzünü temsil eden şehir... Hoyratlığa direnen ama öbür yandan geleceğini inşa eden çok kültürlü, çok inançlı, karmakarışık sosyo-ekonomik tablosuyla teşekkül etmiş bir şehir...

‘’Savaşta atılan her mermi annenin kalbinden geçer.’’ – Kaysın Kuliyev

whatsapp-image-2026-08-31-at-14-43-11-1.jpeg

Ben eskiden savaş nedir bilmezdim. Sonra kitaplardan okudum öğrendim. Sanıyordum ki savaş; sadece ordular ve orduları oluşturan askerler arasında sürer gider. Ama öyle değilmiş, bunu da yaşadım ve gördüm. Savaş, önünden ve peşinden başka insanları da sürükleyen amansız bir öfke hareketiymiş. Çocukluğumda, savaştan ve bozgundan kaçıp gelen insanlar görürdüm mahallemde. Anlayamazdım neden evlerini yurtlarını bırakıp ta buralara kadar geldiklerini. Aynı okulda okurduk o çocuklarla. Bizim gibilerdi. Farklı değildik. Ama onların evleri bombalanmıştı. Yurtlarına, şehir ve sokaklarına gavur askerler girmişlerdi. Daha sonra biraz büyüdüm. Ve bu sefer aynı istikametten ama farklı bir ülkeden başka insanlar gelmeye başladı mahallemize. Yine savaştan ve bozgundan kaçıp gelmişlerdi. Canlarını, mallarını, ırzlarını korumak için terk etmişlerdi yurtlarını. Zordu. Onlar için de zordu bizim için de zordu. Sonra duyardık hep başka başka yerlere göç eden veya etmeye çalışan hatta göç yollarında hayatlarını kaybeden o insanların çığlıklarını. Mülteci diyorduk onlara. İltica etmek için kendilerine yeni yurtlar arıyorlardı. Tarih boyunca olduğu gibi. Hep göçe zorlanmıştı birileri. Bu dönemin zoraki göçlerine, tüm acı ve ıstıraplarına şahitlik etme sırası bizdeydi. Korkunç saldırı ve işgale karşı sağa sola savrulan insanlar gördük ekranlarda. Ama iltica etmekle kalmıyor mücadele. Tutunmaya çalıştığı yeni yurdunda da savaş veriyor insan. Bu seferki ölüm kalım değil, yaşam mücadelesi diye biliniyor.

Yıkılası İsr*il

Ha, bir de savaş genelde ülkeler ve ordular arasında olur diye biliyorum. Karşılıklı yani. Taraflardan biri silahsız ise o zaman savaş sayılmıyor. Müsellah olan zalimse bu sefer soykırım, cinayet veya katliam olarak adlandırılıyor yaşananlar. Evet böyle. Mesela, gözümüzün önünde, Filistin. Yıllardan beri süregelen soykırım ve cinayet iyice şiddetini artırmadı mı? Gözü kör olasıca kafir, acımasızca bombalamadı mı şehirleri ve insanları? Anne karnındaki sübyanları, sütten kesilmemiş bebeleri, dünyadan bihaber çocukları paramparça etmedi mi? Sonra o Siy*nist kafirler hiçbir şey olmamış gibi pişkin pişkin hala ekranlara çıkıp boy göstermedi mi? Hala da zulmüne devam etmedi mi o lanetli kavim?

İşte bu yüzden Filistinli mültecilere savaştan kaçtı demek bence doğru değil. Karşılarına mert bir düşman çıkmadı ki savaşsınlar... Öyle bir çağa denk geldik ki, dostun da düşmanın da en namerdi ile karşılaştık. Öyle namert ki düşman, yurdunu yuvasını bırakıp canını kurtarmak için yıllar yıllar önce göç etmiş mülteciyi bile gittiği yerde takip etmeyi bırakmıyor. Sürekli tepesinde dolaşıyor akbaba gibi. Evet, Filistinli mülteci kamplarından bahsediyorum.

‘’Kan seven kendi kanını emer,

Mezar kazan kendi mezarını açar.

Romalılar nerede? Nerede Asuriler?

Zamanın demir çarkı ezer de geçer!’’

-Ali Bayzullaev

Kamp dediysem; çadır, çinko, konteyner gibi barınaklardan oluşan bir görüntü canlanmasın gözünüzde. Beyrut’un, Trablus’un, Sayda’nın o güzel Lübnan’ın tüm şehirlerinin ücra bir köşesinde, köhne mahallelerin yıkık evleri ve apartmanları arasında, beşeriyetten uzak koşullar altında hayata tutunmaya çalışan insanların yaşam(!) alanlarından bahsediyorum. Tepelerinde sürekli siy*nist çetenin dronları uçarken, yer yer bir, yer yer iki insan omzu genişliğindeki apartman aralarından meydana gelmiş sokaklardan geçerek evlerine ulaşmaya çalışan insanlardan bahsediyorum. Kavurucu sıcaklar ve boğucu nemin her yerine sirayet ettiği şehrin kendi ağır kokusu bir yana, elektrik kabloları ve su borularından oluşan sarkıklar altında yürümek zorunda kalınan ve altyapının olmadığı o tarifsiz berbat kokuya sahip ‘sokakcıklar’ içinde yaşamak zorunda bırakılan insanlardan bahsediyorum. Ya evler? Güneş görmeyen, hava almayan, sadece barınma ihtiyacını gidermek için kullanılan o hücreler mi? Evet, halısı kilimi, ötesi berisi olmayan, birkaç ailenin bir arada yaşamak zorunda kaldığı, pek çoğunun gelir kaynağı bile olmayan o ‘evcik’lerden bahsediyorum.

‘’Oysa çok olmadı göreli o düşü,

Artık kan akmayacaktı hiçbir yerde.

Kederlenir her ağaç,

Kesilen kendi olmasa da...’’

-Kaysın Kuliyev

Dünyada belki de en çok mülteciye ev sahipliği yapan ülkelerden biriyiz Türkiye olarak. Ama coğrafyamızın genişliği ve şehirlerin büyüklüğü nedeniyle günlük hayatımızda bu insanları hiç görmüyoruz bile. Fark edilmeyecek kadar kayboluyorlar sokaklarımızda. Ancak Lübnan öyle değil. Kıyı şeridi boyunca uzanan şehirlerinin her bir yerinde bir mülteciye, garibana, muhtaca rastlanan bir memleket burası. İşlek caddelerin her bir ucunda muhakkak bir dilenciye rastlamak bu şehirlerin gerçekleri arasında. Coğrafyasının çetin şartlarına, bombalara, sıcağa, neme, hoyrat yaşama direnen yıpranmış binaların arasında adımlamak bu şehrin gerçekleri arasında. Çat pat Türkçe bilgisiyle elindeki çiçeği, peçeteyi satmaya çalışan işportacıların da Suriye’den göçüp gelmiş kimsesiz dilencilerin de arasından sıyrılıp çıkılan bir başka caddenin ucunda siy*nist çete tarafından bombalanmış harabe binalar görmek de bu şehrin gerçekleri arasında. Adana ve Hatay’dan aşina olduğumuz kaldırımların üstünden, sokakların içinden ve o Akdeniz binalarının yanından geçerken duyulan o arabesk, o hüzün dolu şarkılar, türküler ve şehrin ince uğultusu da bu şehrin gerçekleri arasında. Öte yanda; yüksek, çok yüksek gökdelenlerin altından yürürken insanların birbirine hiçbir saygısının olmadığı trafikte milyonluk lüks araçların altında kalmamak için gösterilen çaba da bu şehrin gerçekleri arasında. Ultra lüks mekanlar, binalar, araçlar, ultra zengin insanlar da bu şehrin gerçekleri arasında.

whatsapp-image-2026-08-31-at-14-43-11-2.jpeg

Tepesinde siy*nist çetenin dronları uçarken yarınlar yokmuşcasına gününü gün eden ve hayatına devam eden insanlar da bu ülkenin bir parçası, bir lokma ekmeğe muhtaç, anasını babasını kaybettiği için sokaklarda peçete, şeker, çikolata satarak hayatta kalmaya çalışan minik kız çocukları da bu ülkenin bir parçası.

‘’Yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir,

ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana.’’

-İsmet Özel

Lübnan ile ilgili daha güzel şeyler düşünmek, konuşmak ve yazmak isterdim. Belki yemeklerini, insanlarının sıcakkanlılığını ve samimiyetlerini, doğasını, tabiatını konuşmak, yazmak isterdim. Beyrut’un, Sayda’nın, Trablus’un taş binalarını, İslam minarelerini, camilerini, bedestenini konuşmak isterdim.

Evet, Lübnan’da çok güzel şeyler de gördüm. Çok iyi insanlar da gördüm. Tüm o cenderenin içinde hayatı güzelleştirmeye çalışan, geleceğe umutla bakan insanlar gördüm. Yüzleri gülen çocukları, ihlasla dua eden anaları, gururlu ama minnet dolu teşekkürleri gördüm. Türkiye’ye olan muhabbeti gördüm. Evet, Lübnan’da Türk bayraklı giysilerle göğsümüzü gere gere yürümenin güvenini gördüm. Birlikten kuvvet doğabileceğini gördüm. Başarabilmenin heyecanını, paylaşabilmenin sevincini ve şükrünü gördüm. Lübnan’da gerçekten çok güzel şeyler de gördüm.

Belki, bir gün bu hüsran dolu günler geçer de medeniyet ufkumuzdaki şehirler işgalden, yağmadan, talandan kurtulur; işte o zaman o güzellikleri de uzun uzadıya konuşur, yazar, çizeriz. Evet, inanıyorum; bir gün, kötülük muhakkak hüsrana uğrayacak. Takatimizin sonuna kadar, yılmadan usanmadan o kötülüğün ve kötülerin karşısında duracağız. Sözümüz var...

‘’İnsan, özlemini çektiği sevinçlere ulaşamadığı zaman sıkılır.’’

- Amin Maalouf

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Fethullah Hallaç Arşivi

Togo’dan Notlar

18 Ağustos 2026 Salı 14:07

Suyun Diplomasisi

30 Temmuz 2026 Perşembe 14:42

Suyun Hesabı

24 Temmuz 2026 Cuma 13:49

Hazar Denizi ve Ekolojik Jeopolitik

16 Temmuz 2026 Perşembe 13:50

Türkiye’nin Çevre Sorunları - Ulaşım

09 Temmuz 2026 Perşembe 13:16

Kendime Düşünceler

23 Nisan 2026 Perşembe 14:58

Kırıl Ama Sakın Eğilme!

15 Ekim 2025 Çarşamba 15:27