Fethullah Hallaç

Fethullah Hallaç

Suyun Diplomasisi

Türk Dünyasının Ortak Sınavı: Kuruyan Su Kaynaklarımız

Bir önceki yazıda dünyanın su meselesini ve kuyu açmanın inceliklerini aktarmaya çalışmıştım. Bu yazıda pusulayı kendi coğrafyamıza, Türk dünyasına çeviriyorum. Çünkü su krizi, yalnızca uzak Afrika köylerinin meselesi değil; Tuna’dan Tanrı Dağları'na uzanan ulu Türkistan’ın, yani bizim akrabalarımızın da tam ortasında duran bir meseledir.

Rakamla başlayalım, çünkü mesele duygusal değil, somuttur. Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan genelinde yaklaşık 80 milyonu aşkın insan, paylaşılan su kaynaklarına bağımlı yaşıyor. Birleşmiş Milletler'in 2025 Dünya Su Gelişim Raporu, bu bölgeyi "iklim değişikliğinin su üzerindeki etkilerini en yoğun hisseden kara parçalarından biri" olarak tanımlıyor.

Krizin kaynağında üç yara var. Birincisi, dağların erimesi. Batı Tanrı Dağları’ndaki buzullar son yirmi yılda dörtte bir oranında küçüldü. Bu buzullar, bölgenin iki ana damarı olan ve meşhur Maveraünnehir bölgesini oluşturan Amu Derya (Ceyhun) ve Sir Derya'yı (Seyhun) besleyen su kuleleridir; onlar eridikçe doğal olarak nehirler zayıflamaktadır.

Öyle ki, binlerce yıldır akmakta olan bu iki nehir; millet olarak tarihimizin, kimliğimizin, siyasetimizin, ekonomi, fikir ve düşünce dünyamızın şekillenmesinde çok önemli rolleri olan, sadece su taşıyan sıradan su yolları değil, kadim medeniyet anlayışımızın sütunlarıdır.

İkincisi, hepimizin bildiği Aral faciası. Bir zamanlar dünyanın en büyük göllerinden biri olan Aral, Sovyet döneminde pamuk uğruna nehirlerin önünün kesilmesiyle %92 oranında kurudu; yüzeyi %88 daraldı, tuzluluğu 20 kat arttı. Geriye kalan, tuz ve toz fırtınaları savuran bir çöl ile yerinden edilmiş insanların dramı oldu. Bir kilogram pamuk için 17 bin litreye kadar su harcandığını öğrenince, bu felaketin neden kaçınılmaz olduğunu insan daha iyi anlıyor.

Gözünüzde canlandırmak için karşılaştırma yapacak olursak; Aral’ın kurumadan önceki yüzey alanı 68.000 km², Van Gölü’nün yüzey alanı ise sadece 3.713 km². Yani Aral, Van Gölü’nden 18 kat daha büyük bir su kütlesiydi. Bugünse Aral’ın yüzey alanı Van Gölü ile hemen hemen eşit düzeyde yaklaşık 3.500 km². Sonuç itibariyle 17 tane Van Gölü’nün yok olduğunu simüle edersek, bunun ne kadar korkunç bir felaket olduğunu daha kolay anlayabiliriz.

Üçüncü yara ise miras kalan altyapı. Sovyet'ten devralınan kanallar, borular, barajlar yıprandı. Özbekistan'da doğal zeminli sulama kanallarında suyun %36’sı hiçbir işe yaramadan toprağa sızıyor; bu israfın ülkeye maliyeti yılda 5 milyar dolar. Kazakistan'da tarımda kullanılan suyun yarısından fazlası kumlara gidiyor. Yani bölge aslında susuz değil; suyunu tutamıyor.

Tüm bunların üstüne bir de yeni bir tehlike kapıda görünüyor: Afganistan'ın inşa ettiği Koş Tepe Kanalı. 2028'de tamamlandığında Amu Derya'dan yılda 10 kilometreküp yani 10 milyarmetreküp (10.000.000.000 m³) kadar su çekecek; bu, nehrin akışının neredeyse üçte biri demek. Daha anlaşılır olması adına, Türkiye'nin toplam su çekimiyle kıyas yapacak olursak; TÜİK verilerine göre Türkiye'de belediyelerin bir yılda tüm kaynaklardan çektiği su miktarı 7,5 milyar m³. Yani tek bir kanal, Türkiye'deki bütün belediyelerin şebekeye çektiği suyun yaklaşık 1,3 katını Amu Derya'dan alacak. Üstelik halihazırda bölge ülkeleriyle imzalanmış hiçbir paylaşım anlaşması bulunmuyor.

Şimdi meselenin diplomasi tarafına gelelim. Bu coğrafyanın en büyük şansı da, en büyük zaafı da aynı yerde saklı: sular sınır tanımıyor. Kazakistan’ın suyunun %70’ten fazlası ülke dışında doğuyor. Azerbaycan için bu oran %78; ülkenin can damarı Kura ve Araz nehirleri komşu ülkelerden geliyor. Öyle ki 2020'de Kura o kadar zayıfladı ki, nehir denize akacağına, tuzlu deniz suyu nehre geri yürüdü.

Bu bağımlılık, onlarca yıl bir "su savaşı" korkusu doğurdu. Yukarı havzadaki Kırgızistan ve Tacikistan, kışın elektrik üretmek için barajlarındaki suyu tutmak; aşağı havzadaki Özbekistan ve Kazakistan ise yazın tarlalarını sulamak için o suyun bırakılmasını istiyordu. Aynı suyu iki farklı mevsimde, iki farklı amaçla isteyen komşular arasındaki bu gerginlik zaman zaman sınır çatışmalarına kadar vardı.

Ne var ki son iki yılda hoş bir şey oldu; masalar kavuştu. Kırgızistan, Özbekistan ve Kazakistan, "büyüme mevsiminde su bırak, karşılığında kış için elektrik al" mantığıyla su-enerji takas anlaşmaları imzaladı. Daha da güzeli, tamamı Kırgızistan topraklarında bulunan dev Kambarata-1 barajının finansmanını üç ülke eşit paylaşmaya karar verdi: Kırgızistan %34, Özbekistan ve Kazakistan %33’er olacak şekilde planlandı. 4 milyar doları aşan bu projede, "toprak senin ama suyumuz ortak" diyebilmek, bu coğrafya için bir devrimdi.

İşte tam bu noktada Türk Devletleri Teşkilatı’nın önemi bir kez daha devreye girdi. Su, artık teşkilatın gündeminde tali bir başlık değil. 2024 Bişkek Zirvesi'nde kabul edilen "Türk Yeşil Vizyonu" çerçevesi, su yönetimini ortak sürdürülebilirlik gündeminin merkezine yerleştirdi. Aynı yıl Şuşa'daki gayriresmî zirvede ise "İklime Dirençli Köyler Forumu" ve bir "Yeşil Dijital Platform" kurulması için ilk adımlar atıldı. Bunlar henüz niyet cümleleri; ama doğru yöne bakan niyet cümleleri.

Peki her şey söylendiği kadar yolunda mi? Yazılarımda sık sık söylemleri ve yapılan eylemleri karşılaştırmaya çalışırım. Çünkü resmi bültenler hep parlak rakamlarla doludur; işin sahadaki görüntüsüyse genelde daha sönük kalır.

Kazakistan örneğini ele alalım. Hükümet 2030'a kadar 42 yeni baraj, 14 bin 500 kilometre kanalın yenilenmesi, 6 milyar doları aşan yatırım açıkladı. Yeni Su Kanunu ile ilk kez "su güvenliği"ni tanımladı, "ekolojik akış" kavramını getirdi. Bunlar ciddi ve takdire değer adımlar. 2025 sonu itibarıyla su tasarrufu teknolojileri 543 bin hektarı kapsadı, 874 milyon metreküp su tasarruf edildi. Evet, kâğıt üzerinde bu tablo umut verici.

Özbekistan da geri kalmadı. Cumhurbaşkanı Mirziyoyev'in 2025-2028 programı, altyapı yenileme, dijitalleştirme ve tasarruf üzerine kurulu. Dört yılda su tasarruflu alan %4’ten %50’ye çıkarıldı. Mirziyoyev, Birleşmiş Milletler kürsüsünden Orta Asya için bir su tasarrufu platformu önerecek kadar da öncü davrandı.

Söylemler bu kadar iddialıyken madalyonun bir de öbür yüzü var. Bağımsız izleme kuruluşlarından yayınlanan raporlara göre, Özbekistan'da çiftçilere sübvansiyon verme vaadiyle kurdurulmak istenen damla sulama sistemlerinin, gerekli masrafların karşılanmaması, kayırmacılık ve takipsizlikler nedeniyle çoğunun ya hiç kurulmadığını ya da yarım bırakıldığını belgeliyor. Sonuçta ortaya göstermelik kurulumlar, eksik ödenen sübvansiyonlar ve borç batağına saplanmış çiftçiler çıktı.

Bu, yalnızca Özbekistan'ın değil, bütün bölgenin ortak zaafı. Kanallar yıllardır onarılmayı bekliyor; kimse acele etmiyor, ülkeler birbirini suçluyor. Yani sorun çoğu zaman suyun kendisinde değil, suyu yönetecek irade ve denetimde.

Peki bizde durum nasıl? Türkiye bu masaya bir "kurtarıcı" olarak değil, aynı derdi paylaşan bir kardeş olarak oturuyor. Zira bizim de hâlimiz parlak değil. Bir önceki yazıda da aktardığım gibi:

Devlet Su İşleri'nin rakamlarıyla kişi başına düşen yıllık su miktarımız 1301 metreküp; su zengini sayılmanın eşiği olan 1700’ün belirgin biçimde altında. Yani biz de su stresi altındaki bir ülkeyiz. Üstelik şebekelerimizdeki kayıp-kaçak oranı yüzde otuz üç civarında; Özbekistan'ın kanallardaki kaybından çok da uzak değiliz. Konya Ovası'ndaki obruklar, yeraltı suyunu fazla çektiğimizin sessiz ama görünür faturası olarak önümüzde duruyor.

İşte bu ortak dert aynı zamanda bir fırsat kapısı. Azerbaycan'ın genç araştırmacıları, kendi kuraklık sorunlarına çözüm ararken doğrudan Türkiye'yi işaret ediyor; "Türkiye'nin Ulusal Kuraklık Yönetimi Stratejisi’’ benzeri bir yaklaşım benimsiyorlar. Başka konularda olduğu gibi ülkemizin kazanımları ve tecrübelerine her zaman için ihtiyaç duyuluyor, bizden bir şeyler bekleniyor.

O hâlde Türkiye, Türk Devletleri Teşkilatı zemininde somut adımlar atabilir. Örnekleyecek olursak; teknik bilgi ve mühendislik tecrübesini kardeş ülkelerle paylaşan bir ortak su enstitüsüne öncülük edebilir. Sınır ötesi nehirlerde şeffaf ölçüm ve veri paylaşımı — ki komşular arasındaki güvensizliğin ilacı budur — için bir platform kurulmasında kolaylaştırıcı olabilir. Kendi evimizdeki kayıp-kaçak ve tasarruf tecrübesini, hem başarılarıyla hem hatalarıyla, dürüstçe masaya koyabilir.

Çünkü kanaatimce su diplomasisinin sırrı, karşındakine akıl vermekte değil; onunla aynı sofraya oturup "benim de derdim bu, gel birlikte çözelim" diyebilmekte saklı. Ecdadımız kervan yollarına çeşme yaptırırken, o suyun yalnızca kendi kervanına değil, gelip geçen herkese ait olduğunu, onların da istifade edeceğini bilirdi. Bugün de mesele aynı: Ceyhun’un, Seyhun’un suyu sadece Kazak'ın, Özbek'in, Kura'nın suyu sadece Azerbaycanlının değil; hepsi ortak sofranın nimetleri, ortak coğrafyanın emanetleri.

Sular çekiliyor, toprak ayaklarımızın altından kayıp gidiyor. Ama öyle veya böyle masalar da kavuşuyor, anlaşmalar imzalanıyor. Hangisinin başarıya ulaşacağı, söylemlerin ne kadar eyleme döneceğine bağlı. Ve o eylemin en sağlam garantisi, işi merasimle değil, betonunu düzgün dökerek, parasını yerinde harcayarak, sonuna kadar takip ederek yapmaktır. Bu işin sonuna sabırla ve dürüstlükle ulaşılabilir.

Atalarımızın dediği gibi, ‘’Su akarken testiyi doldurmalı.’’ Tekrar görüşünceye dek esen kalınız...

NOT: Bu yazının hazırlanmasında; DSÖ/UNICEF Ortak İzleme Programı 2025 raporu ile Türkiye için DSİ ve TÜİK verileri esas alınmış, bölgesel su meselesine ilişkin olarak The Astana Times, The Diplomat, The Times of Central Asia, Daily Sabah, Carnegie Endowment, The Christian Science Monitor ve Uzbek Forum for Human Rights gibi uluslararası yayın ve izleme kuruluşlarının açık kaynak içerikleri, Azerbaycan (AZERTAC) ve Türk Devletleri Teşkilatı'nın resmî açıklamaları ile ilgili akademik çalışmalar yine açık kaynaktan taranarak yararlanılmıştır. Talep edilmesi halinde detaylı kaynak gösterilebilecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Fethullah Hallaç Arşivi

Suyun Hesabı

24 Temmuz 2026 Cuma 13:49

Hazar Denizi ve Ekolojik Jeopolitik

16 Temmuz 2026 Perşembe 13:50

Türkiye’nin Çevre Sorunları - Ulaşım

09 Temmuz 2026 Perşembe 13:16

Kendime Düşünceler

23 Nisan 2026 Perşembe 14:58

Kırıl Ama Sakın Eğilme!

15 Ekim 2025 Çarşamba 15:27

Asya’da Beş Türk

27 Eylül 2025 Cumartesi 10:50

Kızıl Cebe

16 Eylül 2025 Salı 15:24