Hüzeyme Yeşim Koçak
Hoştur Meram’ı Sevmesi
1917’de doğdu Şefika Karaşay Ortaylı. Ünlü tarihçimiz İlber’in annesi. Çocukluk ve gençliği savaşların ve ideolojik baskıların gölgesinde geçirilen yoksulluk, baskı ve vatansızlıkla sınanan bir hayattı onun ki.
Kızı Dr. Nuriye Ortaylı “Annem Şefika” Kırım’dan Stalingrad’a Avusturya’dan Ankara’ya” isimli kitabında hem annesini seslendirdi, zulme uğramış bir ailenin, milletin sesini dillendirdi.
Şefika, ağabeyleri ve barakalarını paylaştıkları diğer kırımlı ailelerin en sonunda kaldıkları kamplar Avusturya’da yakınlarındaydı. Savaş bitmişti, esirler, kendi ülkelerine geri gönderilecekti. Kampta endişe yayıldı. Sovyetler Birliği’ne gönderilen ilk esirler, sınırı geçtikten sonra, trenden indirilip kurşuna dizilmişlerdi. Derken, savaşı kazanan ülkelerin görevlilerinden oluşan bir heyetin, esir kamplarını dolaştığını, esirlerin vatandaşlık durumuna göre tahliye planları yapılacağını söyledi. Böyle bir heyetin kampa gelmesi an meselesiydi.” Kamptaki Kırımlılar Sovyetler Birliği’ne iade edilmeyi istemiyorlardı. Kırım tatarlarının sürgüne gönderildiğinin haberleri gelmişti. Üstelik Stalin rejiminin esir düşenlere hain gözüyle baktığını da biliyorlardı geri dönmeye gönüllü bir tek kişi bile yoktu.
Sonra bir fikir etrafında birleştiler, “onlar Türkiye (Ak toprakların) vatandaşıydı”. Savaştan önce kimi akraba ziyaretinde Romanya’da, Polonya’da, kimi bahçıvan olarak çalışmak için Bulgaristan’daydı. Oralarda Almanlara esir düşmüşlerdi.
Herkes bulunan bir Türkiye haritasından kendine bir doğum yeri beğendi, bir ev adresi uydurdu. “Kampta Rusça konuşma, Rusça kelime kullanma yasağı ilan edildi.
Rolünü iyi ezberleyemeyen çok yaşlı kişileri Heyet geleceği zaman onları kampın dışına, civar köylerden birinde tanıdıkları çiftçi ailelerinin yanına göndermeye karar verdiler. Ya küçük çocuklar? Onu da Şefika halletti, heyetin geleceği gün erkenden çocukları ormana pikniğe götürecek, karanlık olmadan da dönmeyecekti
“Derken heyet kampa giriş yaptı. Bir Amerikalı, bir Fransız, bir Sovyet, bir de Türk subayı. Kamp sakinleri sırayla yönetim binasına çağrılmaya başlandı. İlk girenler dışarıya çıkınca olanı biteni anlatıyordu. İçeride sorular tercüman aracılığıyla soruluyordu. Fransız ve Amerikalı subay konuyla çok ilgilenmiyorlardı. Soruların çoğunu Sovyet subayı soruyordu. Onun sorularını iyi derecede Rusça ve Almanca bilen bir Kırımlı “Türkçe’ ye” çeviriyordu, zira bu esirler, “Rusça bilmiyorlardı”. Kırımlılar ilk cevapları vermeye başlar başlamaz heyetteki Türk subayı, Türkiye’den olmadıklarını anladı, ama renk vermedi… 1948 yazının başında Türkiye’nin başvurularını kabul ettiğini öğrendiler.
Şefika Hanım doğum yeri olarak nereyi seçmişti. Konya, Meram’ı…
***
Bir başka Meram vardı. Tarih yaprakları çevrildikçe, Meram’dan zamanı mekânı aşan, gönlünüzü kaplayan sesler de duyulur:
“Efendim Şeyh Sadreddîn Konevî, Hazreti Mevlânâ Celâleddîn, Kadı Sirâceddin ve diğer faziletli kişiler, arifler Meram bağlarına gezmeye gitmişlerdi.
Kurdun kuşun, varlığın da iştirak ettiği geziler ziyadesiyle zevkli geçerdi. Erenler bazen bir köşeye dağılır, sonra toplanılır, aşk derilir atılırdı.
Sormak ne haddimize, topluluktan Hazreti Mevlânâ, bir ara yol üzerindeki bir değirmene girdi. Uzun müddet gözükmedi. Geri dönmeyip gecikince meraklanıldı. Bu nice bir hâldi?
Derken içeri girildi. Onları takip ettim.
Bir de baktık ki, değirmen taşı karşısında sema ediyor. Tam Mevlânâ’ca bir işti, aslında Hû’ca, Hakça deyişti.
Hayat sırrı, bütün canlılara sirayet etmişti. Bazı veliler, müşahede yolu ile kalplerinin pasını sildiklerinden, görmedeki kusurlardan, cehaletten kurtulmuşlardı.
Dolayısıyla iki bağ birleşmişti. Zahirdeki bağ ve maneviyat bağı. İrtibatımız, bağlarımız ne kadar kuvvetliyse, o derece gülzara, mânâ bağlarına yaklaşıyorduk.
Hazreti Mevlânâ bizi görünce:
“Allah hakkı için Sübbuh Kuddûs( En övülmeye değer, çok aziz) diyor” dedi.
“Varlık sebebim” mest, doğruladı:
“Ben de Kadı Sirâceddin de hissedilir bir şekilde, taştan bu sözü işittim”.
Pek lâtif bir hava oldu. Değirmen, yaşanılan ruh şölenine tanıklık ediyordu. Aşk merkezinde mesrur döndükçe dönülüyordu.
Hazreti Mevlânâ’nın gazeli, yanık su inlemelerine karışıyordu. Sesinin apayrı bir râyihası vardı. Ruhumla duyduğum seslerse, kalbimde yankılanıyordu:
Gönül buğday tanesidir, biz de değirmeniz.
Değirmen bu dönüşün neden olduğunu nasıl bilir?
Vücut taş, düşünceler de onu çeviren su gibidir
Taş, “macerayı su bilir” der
Su ise değirmenciye sor” der,
Çünkü bu suyu değirmene salıveren, odur.” ( Hasan, Nefha Sadreddin Konevi Esintileri’nden seslendi)
***
Günümüzden bir Meram sesi: Bazen hayatî sorularınıza hiç ummadığınız lütufkâr cevaplar gelir Meram havasından, Konya’dan:
“Hiçkimse ayakta duramayacak kadar kendinden geçmişti, atıldı, yıkıldı:
Yunus’un Değirmen’in de” kim bilir ne öğütülür pişirilirdi… Her adımınızda önünüze aydınlık mumlar serilirdi.
“99 Kubbeli Camii’nin” önünden geçerken bütün azalarım gülerdi. Öyle uçarı, kanunsuz, coşkun… Uçar gibi gider gelirdim.
“Mutluluğun resmini” sorsalardı “İşte benim. Etiyle kemiğiyle gülen suretim” derdim.
Bir başka zaman işler, günü inşa ederken; bazen tüm zamanları rengiyle belirlerdi ve içindeki kadına meydan okuturdu.
Benim Meramım bir başka ışıltıyla yakardı. Bütün zulmetlerin üzeri muhabbet ışığıyla örtülür sonra aklardı.
Dağ taş şarkı söylerdi, enfes bir koroya iştirak ederdiniz; tek ses, tek nefes ve tek yürekle yankılanır, gök kubbede çınlar ve biraz yanık kavruk inletirdi.
Işık dört koldan gelirdi. Yönler çoğalsa da “istikamet” tekti; “sermest” olan yegâne cihetti.
Meram Yeni Yol, yeniliğini ebediyen yitirmeyecek bir aşk yoluydu. Kurt kuş sizi, “Muhabbetistan’ın” içine davet eder, bir güzellik meşherinin ta göbeğine celbederdi. Bahara eren güllerini görürdünüz. Kokular “Güzel’in mührü” gibi çepeçevre sarardı.
Yolun sadece “yüzüydü” bu… “İç yüzüne” vakıf olmak sabır, ceht, çile herhalde bir ömür ve “öte katkısı” gerektirirdi.
Kalbiniz bir “aşk ağırlığıyla” anka gülüşleri kadar hafif, havada.. dünya ağırlıklarını yarmaya ve kopkoyu muhabbetlere dalmaya hazır(lanır)dı.
Dolmuş otobüsler “aşk ağırlığını” taşıyamazdı. Ne de olsa dünya araçlarıydı. Siz de “vasıtasız” geçer gider, kendi rüzgârınızla serinler gürler eserdiniz.
“Hakikat bağlarında” meyperestlik neymiş anlardınız. Kadehler dolup taşardı.
İç kahkahalarıyla çaylar çeşmeler yükselir; deryalara karışır devranı aşardı. Beden küllenir, yanardı ha yanardı.
Yeni Yol’da koşarken, yarıştığın yalnızca kendindi.
Yeni Yol’da ağlarken, “İçi” dıştan daha çok severdiniz. “Ruhunuz” gerçekten mevcutmuş fark ederdiniz.
Serazat çakırkeyif bir muhabbeti, iliklerinize dek çekerdiniz. İlgi(lenir) iç(lenir) işle(ni)rdiniz.
O enerjiyle, aşıyla birbirine özlemle sarışmış günler geceleri, aylar ve seneleri.. yeissiz elemsiz kedersiz.. sevgi içtenliğiyle huzurla bağrı açık devirirdiniz.
Işık Şarktan Garptan ve Meram Yeni Yol’dan vururdu. “Tanrım! Ne saadet!” der, demlenir içerdiniz.
“Siz buralı mısınız?” diye sorarlardı, ruhunuzun daimî adresinizi bilmeyip, cisminizi yolda sokakta görenler…
Büyük bir sevinçle, mensubiyet gururuyla, göğsünüz geniş, başınız dik müftehir, cevap verirdiniz:
“Evet. Buralıyım. Meramlıyım.”
Bir esrarın ba(ğ)rında ezelî ve ebedî bir “Yeni Yol”, yeşillikler içinde asûde kıvrılır gider; küpler devirmiş, iç içe geçmiş “yol’lu yordamlı” süzme âşıklarını, azatlık bilmez bağ(lılarını) iştiyakla hasretle ve ümitle beklerdi.” (Hüzeyme Yeşim Koçak, Rüyada’dan seslendi ama bu bir rüya değildi)




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.