Hüzeyme Yeşim Koçak

Hüzeyme Yeşim Koçak

Taş Taş Üstüne

Sadreddin Konevî Hazretlerine dair menkıbelerin içinde ona âşık bir taş vardı. Senelerce büyük bir azimle soylu hedefinin peşinden gidiyor, tüm engelleri aşarak ona ulaşıyordu.

Değerli Yazar Kudret Ayşe Yılmaz’ın Karanlık Sular Ardında Çul ve Çuvaldız isimli iki yoldaşın serüvenini anlattığı kuşatıcı, çok boyutlu tasavvufî romanında; hoş tespitlere, edebî felsefi yerleştirmelere, nadide inceliklere rastlayınca ve bir de taşları konuşturunca görmezden gelemedim.

Kitap, hoş bir dokunuş ve dokuyuşla, özgün iklimiyle yazdıklarınıza katkı sağlayıp çoğaltıyor, yeni derin manalarla gönül ve zihin eklemeleri yapıyordu.

Böylelikle bu bilge hanımefendiyle kelimeleri karıştırdık, birlikte taş oynadık.

Adeta Büyük kıyametle küçük kıyametin birbirine karıştığı bir zamanda geçen romanda, “elleri cehennem kokan, bakışları karanlığa kara satabilecek kadar kara” bir şahıstır “Budayıcı”. Yedi kişi olarak sığındıkları mağarada şimdilik iki kişiyi öldürmüştür, seri katil olma potansiyeli(!) taşır. Habire taş yontar. Fakat:

“…Çaaaattt!

Taşın kemikte çıkardığı ses mağarada yankılandı… Zalim oracığa yığıldı. Kafatasını parçalayan, kendi elleriyle yonttuğu taş… Kemik sesleri dalgalanan birkaç akisten sonra sustu(…) Budayıcının oğlu hissetmişti mücadelenin ve bunca kötülüğün akıbetini.

“Baba… Baba…” (Kudret Ayşe Yılmaz, Karanlık Sular Ardında, Dergâh Yayınları, 2026, S. 34)

Budayıcının hayatına, acımasızca öldürdüğü kadının küçücük kızı son vermişti.

İnsan aslında kendi mezar taşını da taşır sırtında, içinde saklananlar sırdır. “…Bir gün uzanırsın boylu boyunca musalla taşına/ Yine bir taş dikerler başına”.

Bir gönül eğitimi zarafetle nasıl anlatılır; taş kalpler nasıl terbiye edilir, insandan umut kesilir mi, yoksa dünyevî hayatınız bitinceye kadar güzel eylemler içinde ve gayretinde mi olursunuz.

“…Kişi önemin kendi kabuğu dışında örüldüğünü bilmeliydi. Kendini bilmeliydi. Bilgeanayı andı oğlu. Bir akşamüzeri ‘İnsan dilerse taşı eğitir!” deyişini… Nasıl olurdu bu? Şaşmıştı. İncecik parmağıyla anacığı taşa: Bak o taşın etrafı hep yosun gördün mü?’ diye ötelerden bir im kondurmuştu. Anlamamıştı (Oğul) Çul. O vakit anlatmıştı Bilgeana taşa her gün mırıl mırıl su döktüğünü: ‘Hele de, taşın bağrı kuru mu? Hele de, taşın canı hiç yoldaş aramaz mı? Hele de, taş bağrın yeşille tanış olmaz mı?’ ‘Su dökersek elbette yosuna karar!’ diyen oğluna varlığın ve yokluğun hududunu kelime kelime oymuştu. Her kilidin bir anahtarı vardı. Onda olmayan ona lazım olmayandı, lazım olmayan aranmazdı. ‘İyi de oğul, buradaki diğer taşlara da her sabah su dökerim. Bak onlar yosunlanmış mı?’ Şaşırmıştı. Diğer taşlar kara bir heyula, neredeyse güneşin altında çatırdayarak yarılacak kadar kavlamış. Sustu. Bu dünyada bir şeyleri anlayamıyordu.” (S. 111-112)

Bilgeananın talebesi olan taş; sonra aşk taşları sütunları… (sohbetle) kulaktan sulanma, gönülden sulanma… Su veren eller, hiç kesilmeyen çeşmeler, kaynaklar pınarlar vahalar...

Belki kat kat kabuğumuz mevcut, hakikatle aramızda kalın örgüler perdeler.

Kabuğun kırılması için hayatın sadmelerine, yeni algı ve farklı durumlara ihtiyaç var. Çetin şartlarla karşılaşmadan içyüz, öz, tazelenme ortaya çıkmıyor.

Kemale erişmek için çabaya, hareketlenmeye, fiiliyata, dikkat ve muhasebeye ihtiyaç bulunuyor. Sabra ve mücadeleye…

Ayşe Hanım romanında bu olguya işaret ediyor:

“Kabuk kısırdır; doğuran, besleyen özdür. Beden neye yarar çürümekten, kurda kuşa yem olmaktan gayri. İlla öz…”

“İyiliği içinde gizlersen badem gibi dalından düşersin. Dışın serttir. Kuru, tatsız, cazibesiz… Oysa içerinde şifa barınır. Taşla kırılırsa dışın, için ele geçer. Seni kıranlara çok şey borçlusun. Bunun dışında mesele kötüyü zapt etmek.” (S. 116)

Bazen hamallığını yaptığımız taşlar, kalplerimizi ezerdi. Hep başkalarını taşlayamazdık.

“İnsanlar yüreklerinin üzerinde taşlar tartar, bu yükü taşımaya razı gelirlerdi. Yük arttıkça yorulan insan taşıdığını taşırıp döker ve nihayet gömerdi.” (S. 128)

Zaman çarkının işlemesi, hayat değirmeninin dönmesi, insanın pişmesi, öğütülmesi gerekti. Yoksa beyhude yere taş zengini dünyayı boşuna yalar dururduk.

Ağzı çöl dikeni yiyip, kan revan içinde kalan haris develer gibi kalakalır; kendini bilmez, zebun döner dururduk.

“Çul: Riyaziyyat, nücum, mantık, ilahiyyat, kimya… Nice ilimde mahirsin. Amma defterinden silmişsin.”

(Şems-i Tebrizî )Yerli: Bütün harflerim Tevhit yazar.” (S. 176)

Karanlık Sular Ardında; aydınlık, ufuk açıcı, Hallac-ı Mansûr, İbn Sînâ, Fârâbî, Nasreddin Hoca, Nef’î, Nesîmî, Şems-i Tebrizî gibi yedi aziz zirvenin bizleri davet ettiği, güzel bir yolculuk…

Taşlar merdiven basamak olur belki de…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Hüzeyme Yeşim Koçak Arşivi

SADREDDİN KONEVÎ ve RÜYALAR

16 Ağustos 2026 Pazar 12:59

Yoldaki İşaretler

09 Ağustos 2026 Pazar 13:27

Sesler ve Yalnızlıklar

02 Ağustos 2026 Pazar 13:38

Veysel Karanî’nin Duası

26 Temmuz 2026 Pazar 13:35

Havada Aşk Kokusu Vardı

19 Temmuz 2026 Pazar 12:15

Bir Garip Meczube

12 Temmuz 2026 Pazar 13:08

Topunuz…

14 Haziran 2026 Pazar 13:13

Ziller Kimin İçin Çalıyor

07 Haziran 2026 Pazar 12:42

Sarhoşluklar

31 Mayıs 2026 Pazar 13:54