Hüzeyme Yeşim Koçak

Hüzeyme Yeşim Koçak

Gönülleri şad olsun diye

16. asırda yaşamış, Büyük Türk denizcisi, amirali Barbaros Hayreddin Paşa’nın hatıralarını okuyorum. Eseri hazırlayan ve dilini sadeleştiren M. Ertuğrul Düzdağ şöyle diyor:

“Eserin mert ve vakur üslûbunu bilhassa muhafaza etmeye çalıştım. Ama bu üslup ancak cihangir bir imparatorluk mensubunun kârı idi. Ne yazık ki, biz bugün onu, ne his, ne de ifade edebilmeye muktediriz.”

İki ciltlik bu eseri, henüz bitirmesem de gerçekten duygulanmamak, neler kaybettiğimize yanmamak kabil değil. Bazı örnekler vereyim.

Bir sefer sonrası, Hızır Hayreddin Paşa, doğdukları yer olan Midilli adasına gelmiştir. Burada yaptıkları bazı işlere bir bakalım. Üsluba dikkat ediniz, ne kadar yumuşak, sevecen, müşfik:

“Neticede onbirinci gün, Midilli adasına dâhil olduk. ‘Vatan sevgisi imandandır’ denmiş… Akraba ve taallukatımızla görüşüp sıla-yı rahm eyledik. Hâl ve hatırlarını sorduk.

Hak rızası için kazanlar kaynatıp, yedi gün yedi gece, eli güç yetmez fakirleri yedirip içirdik. Yetimleri sevindirdik. Sünnetsiz olan yetimleri aratıp buldurduk. Gönülleri şad olsun diye onlar için düğün yaptırıp, sırtlarına yeni esvaplar giydirdik. Yetim kalmış gelinlik kızcağızları, ev ev aratıp buldurup çeyizini yapıp evlendirdik.

Kimsesiz kalmış dul karıcıkları, hizmete gücü yetmeyen ihtiyarları, sakatları hep hâlli hâlince görüp gözettik.

Çarşıda pazarda şöyle dellâl bağırttım:

“-Askerler tarafından çarşıda, pazarda akçasız bir habbe şeyi alınan bana gelsin. İğnesi gidene çuvaldız vereyim. Biz buraya hayır dua almaya geldik. Kimsenin ırzına malına zarar verecek hatırını kıracak, zulüm ve taaddî olacak şeylere razı değiliz. Öyle eden kimseler bizden değillerdir.”

Gazilerin kemerleri gaza nimetlerinden sucuk gibi dolu idi. Kimsenin bir şeye ihtiyacı yoktu.  Bir akçalık şeye beş akça verirlerdi. Herkes kendi yemesinde içmesinde idi.

İnsan şöyle dursun, bir karınca bile incinmezdi. Her şey nizam intizam içinde idi. Halk yemiş gibi şeyleri, kendi rızası ile gazilere verir:

“-Siz mücahit kimselersiniz, yiyin âfiyet olsun.” diye yalvarırlardı. Gaziler almazdı.

Kaptan-ı derya Hayreddin Paşa, bazı konularda fevkalade hassastır, titizdir.

“Bu mertebede adâlet ile hareket eden gazileri Allahu Azimüşşan din düşmanı olan kâfirler üzerinde mansur ve muzaffer eylemez mi? Yolunca gidilirse, düşman İslam’a hiçbir şekilde zafer bulamaz. Mağlup olursak kusur hep bizdedir.(…)

“Gazilerimizin, vilayetli ile böyle iyi geçinmesinin bir sebebi de onlarla yaptığım bir konuşmadır. Midilli’ye gelmeden bir gün evvel, denizde yedi pâre teknenin gazilerini toplayıp divan eylemiş:

“-Oğullar! Muradımız, inşallah, bu kışı Midilli’de kışlamaktır. Bu vilayet bizim vatan-ı aslimizdir. Göreyim sizi vilayetlinin yanında yüzümüzü ak edip bizi hicap altında komayasınız. Hak teâla sizlerin dahi dünyada ve ahirette yüzlerinizi ak eylesin. İşte siz gazilerden ricam budur. Bak, Oruç Reis ve Hızır Reis bu vilayetli iken askerleri, ümmet-i Muhammed’i incitip zulm ettiler, deyip, dedikodu etmesinler. Her ne alım satım ederseniz hatır hoşluğu ile edip hakkını kesmeyesiniz. Kadir olduğumuz kadar hayır dua almaya gayret edelim.”

Demiştim.

Onlar da bu tembihimden ziyade yüz ağartıp, duaya mazhar oldular. Hak Teâlâ onlardan razı olsun… Onlar ki bir alay gönüllü asker idiler. Ayıp etmeyi murat etseler edemezler miydi?”

Kardeşlerden Oruç Reis’in, bir gaza sonucunda, kolu kesilmek zorunda kalmıştır.

Barbaros Hayrettin Paşa, halkın tepkisini şöyle anlatır:

“Oruç Reis’in kolcağızının şehid olduğuna herkes mahzun olduysa da, amma çare ne, yine ‘Allah’tan gelene merhaba’ dediler.” (sf. 114- 115)

Şu cümlelerle de gurur duyuyor ama zamanımızdaki hakkımızdaki algıyı düşünmeden edemiyoruz:

“Şehir halkı daima gazilere dualar edip:

“-Hak Tealâ sizleri Cezayir’e hızır gönderdi. Sizin eksikliğinizi bize göstermesin.”

Aralarında yemin edecek olsalar:

Türk başı için!” diye ederler, Türk’e bu derece hürmet gösterirlerdi.”  (Barbaros Hayreddin Paşa’nın Hatıraları, cilt: 1, Hazırlayan: Ertuğrul Düzdağ, Tercüman 1001 Temel Eser, sf. 191)

Tarihten bir yaprağı aktardıktan sonra, şimdi, günümüzden bazı manzaralara, önemli noktalara kısaca değinelim.

Kötülüğe kılıf bulma; farklı fikirlerden diye insanların ırzı, malı, canı dahil, onlara karşı, her türlü fenalığı reva ve meşru görmeyi kendinde hak sayacak kadar bir ego azması; şiddet kumkuması, kibir müptelası bir karakter ve dünya tamahkârı bir ahlâk ile dava anlayışı .. merhamet, adalet gibi güzel hasletlerin yitirilmesi, günah sarhoşluğu…

Tehdit, şantaj, hakaret; korku üreterek adam kazanma(!), intikam çığlıkları, baş’lık hülyaları; fırdöndü, rüzgârından bizim de başımızı bi hoş(!) eden şahsiyetler.

Her türlü rezilliğe, şenaate rağmen üstün iman pozları, fiyakaları…

 Yöntem olarak şiddetin benimsenmesi ve yerleş(tiril)mesi. Salyalı bir dil, terörist(varî) temsiller.

Bugün gönülleri şad etmek için, Allah rızası için samimiyetle, ihlasla çalışan kaç kişi var?

Başka birilerinin, grupların menfaatine yarayacak diye, sırasında yoksullara yardımlar bile engellenmiyor mu?

Nasıl, ne kalitede inanç taşıyoruz; yoksa modern bir Cahiliye Devri mi yaşıyoruz?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum