Ayşe Aslı Duruk
Arafın En Ucunda
Güneş, karşında dikilip yükselen kalın duvarın tam arkasında kalmış. Bu yüzden gölgedesin. Sessiz ve karanlık bir gölgenin içinde duruyorsun.
O yüksek ve kalın duvarın arkasında sistemin baş tacı; ona ismini vereni var, biliyorsun. Orada. Onun ısıtıp aydınlattığı cennet bahçeleri ve yetiştirip olgunlaştırdığı cennet meyveleri var, duvarın ardında.
Fakat o duvarı aşmak, ne mümkün? Güneş'e muhatap olmak, dahası, olabilmek? Kimse, buranın cennet olacağına dair bir söz vermiş değil ki! Uzayın soğukluğuna damla kadar katkısı olmayan ama sıcaklığıyla seni yakmakla bile uğraşmayacak kadar güçlü ve müdanasız olan, seni bir anda buharlaştırabilecek bir yıldızın sistemindesin sadece; Güneş Sistemi'nde... Yine de ona muhtaç ve bağlısın bir yandan tabii. Ölesiye ve hayatî bir şekilde bağlı ve muhtaçsın. Zira o derece zayıf, o biçim acizsin sen. Beş para etmezsin ve etmiyorsun da zaten, kırıcı olmak gibi olmasın, af buyur... Kime ait olduğu net olarak bilinmeyen, o "İnsan, küçük bir alemdir, alem de büyük bir insandır." sözü, aklının dikenli tellerine takılıp kan kaybediyor sonra, o gölgenin içinde durduğun sırada. Güçsüzlüğünün farkında ve ayırdındayken, onca zamandır himayesine girdiğin tüm o güç, sabır ve ümit aşılayan öğretilerin, yoksa içi boş sözlerden mi ibaret olduğunu düşünüyorsun, kırık dökük halinle. İnandığın, bağlandığın ve dayandığın nice inancın kaldırıldığı yoğun bakıma kadar yolu var demek ki bu sözün; o inancın da, anlıyorsun. Nitekim o duvar, o ağır hastaların bir zamanki neşeli, al yanaklı ve kanlı canlı hallerinin geriye kalan hatıralarıyla örülmüş. Her bir tuğla, gönlünde yıkılan devasa yapılardan miras kalmış olan birer taş...
Yoğun bakımda 3 günden fazla kalmak, genellikle pek hayra alamet değildir bir de, bilirsin. Senin hastalarının da hiç birisinden hayırlı bir haber gelmedi zaten. Önündeki duvar, günden güne yükseldi bu yüzden. Kulağının içindeki, susmak bilmeyen o uğursuz -belki de uğurlu- fısıltılar ise, bir okyanusun sesini hala içinde tutan ve taşıyan deniz kabuklarınınki gibi tıpkı. Artık inanmadığın ve savunmadığın inanç ve ifade kalıpları ile dolu sesler. Bu yüzden isyanının da hakkını veremiyor, her yeri ateşe veremiyorsun öyle cüretkarca; bir yanın hala deli gibi korkuyor. Hem, nasıl bir korkuyla... O uğultular ve çok derinlerden çıkıp geldiği her haliyle belli ve belirli olan fısıltılar, elini kolunu bağlayıp, gevşek de olsa bir düğümle dilini tutuyor hala. Bağıramıyorsun.
Ne aydınlıkta, ne karanlıkta ama koyu bir gölgede olmak da tam böyle olsa gerek, zaten. Araf'ın cehenneme en yakın yerinde yurt tutmuş; grinin, siyaha en yakın tonuna boyanmış gibisin. Fakat siyahın ısrarlı çağrısı, bir kara delik gibi tıpkı; yuttu yutacak. Biliyorsun. Bir kolundan o davet, diğer kolundan da kulağının içindeki o uğultular ve eskiden kalma sesler, çekiştirip duruyorlar seni, zıt yönlere. İcabete yakın ama gözleri hala geriye bakan birisinin haliyle hallenmişsin, sözün özü.
O koyu gölgenin içinde olmak zor. İnançların, canlarını o duvar tuğlalarına verdikçe ve duvar yükseldikçe... Hoş, nasıl ki kimse kendi saçından kendisini tutup da çekip çıkartamaz bir bataklığın içinden, sen de kurtulamıyorsun o yükselen duvardan ve büyüyen koyu gölgeden. Demek ki, yardım gerek. Kutsal ve ilahî bir yardım, göksel bir el lazım. Elzem. Yoksa 'kara delik' yuttu yutacak.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.