Nurten Selma Çevikoğlu

Nurten Selma Çevikoğlu

Peygamberimiz ve devlet anlayışı

Mübârek Şaban ayının bu üçüncü haftasında, O İnsanlığının İncisi Güzel Peygamberimizi yazmaya, devam ediyoruz. O’nunla satırlarımız, sizin de sadırlarınız bereketleniyor, inşaALLAH. En son ki yazılarımızda, O’nu sevmekten bahsetmiştik. Şimdi de diyoruz ki, seven sevdiğini en ince detaylarına kadar öğrenir, O aleyhissalâtu vesselam, nasıl bir hayat yaşamış, bize bu mükemmel dîni bırakabilmek için ne gibi mücâdeleler vermiş. Son iki yazımızda, bunlardan bahsedeceğiz inşaALLAH. Vira Bismillah;

Bilindiği üzere Peygamberimiz aleyhisselam, on üç sene yüce İslâm’ı Mekke’de tebliğ etmiş, ancak karşılaştığı müthiş güçlüklerden sonra; üzülerek, içi yanarak, istemeyerek, öz be öz yurdunu terk etmek zorunda kalmıştı. Mekke’de Müslümanların eziyetsiz kalamayacağı durumlar oluşunca, kendisine yardım etmek üzere söz veren, Medinelilerin şehrine, sâdık arkadaşı Ebû Bekir (r.a) ile hicret yolculuğuna çıktılar. Uzun ve yorucu bir yolcuğun ardından, kutlu belde, Medine’ye ulaştılar. Medine’de bir İslam Devleti kurmak için yoğun çabalar sarf eden Hz. Peygamber aleyhisselam, ilk iş olarak, her türlü devlet hizmetlerini görebileceği, ümmetiyle hasbihal edeceği ‘Mescidi Nebi’ Camisini inşa etti. Bu câmi, Müslümanlar için hem ibâdet yeri, hem de dîni ve sosyal bir toplanma merkezi idi. Gelen misâfirler, elçiler burada ağırlanıyordu.

Bu kutsi mekan; yeri geliyor suçluların cezâlandırıldığı bir mahkeme salonu, yeri geliyor Cenâbı Hakk’tan gelen ilâhî vahiylerin ümmete iletildiği bir sohbet merkezi, yeri geliyor konukların ağırlandığı bir misâfirhâne, yeri geliyor gençlerin dinlerini öğrendikleri, Kur’ânu Azûmuşşân’ın ezberlendiği bir medrese hâlinde kullanılıyordu. Aynı zamanda Peygamber aleyhissalâtu vesselâm’ın hânei saadetleri de, aynı yerdeydi. Hatta Câmi avlusu bâzen, yaralıların tedâvi gördüğü hastane hükmünde de, kullanılabiliyordu. Yâni aslında o devirden bu yana, câmilerin çok yönlü işlevleri vardır.

Rasûlullah aleyhissalâtu vesselam, Medine’ye gelince, derhal bir nüfus sayımı yaptırdı ve Müslümanların isimleri bir kütüğe kaydedildi. Geleceği gören aydın bir şahsiyet olarak, Ensar ve muhacirini birbirleriyle kardeş ilan etti. Gerçekten Medineli Ensar, mallarını-mülklerini her şeylerini sırf Allah rızâsı için terk ederek, Mekke’den hicret eden muhacirlere candan, samimâne çok yardımlar yaptılar. Neleri varsa paylaştılar. Hatta o zamanlar birbirleriyle senelerdir kavgalı olan Arap kabileleri, İslam kardeşliği çerçevesinde barıştılar. Ancak bir de, Medine’de yaşayan Nâdir, Beni-Kaynuka ve Kurayza oğulları olmak üzere üç Yahudi kabilesi vardı. Peygamber aleyhisselam, din konusunda kimseyi zorlamaz, dâvet eder, gelirse gelir, gelmezse ona göre devlet kurallarına uygun olan ne varsa, o kuralları uygulardı. O yüksek şahsiyet, insanlar arası, ırk-soy-sop-zümre ayrımcığı yapmamış, her insana eşit davranmayı yeğlemiş, insanlara dâima adâlet ve hakkâniyet çerçevesince davranmıştır.

O bilge devlet adamlığıyla gerek Yahudilerle, gerekse diğer guruplarla, arada çıkabilecek anlaşmazlıklara önceden öngörmüş, ‘Medine Belgesi’ olarak, târihte bahsi geçen ‘Medine Anayasası’nı oluşturmuş, 47 maddeyle hazırlanan bu anayasaya artık herkesin bundan böyle riâyet etmesi gerekiyordu. Taraflar arasında yapılan bu anlaşma, yazılı olarak da, teminat altına alınmıştı. Müslümanlar bu anlaşmayla, sağlam bir sosyal yapıya kavuştular. Ve herkes tarafından kabul edilir, bir devlet hâline geldiler. Bu devletin başkomutanı, Peygamber aleyhisselam idi.

Medine’de bir İslam devleti kuran Hz. Peygamber aleyhisselam, şehrin güvenliğini sağlamak amaçlı, adına ‘seriyye’ denen küçük askeri birlikler oluşturarak, başlarına birer komutan koymuştu. Bu seriyyeler, Medine dışına keşiflere çıkıyor, Mekkelilerin ve diğer düşman unsurlarının faaliyetlerinden haberdar oluyor, Müslümanlar da ona göre tavır geliştiriyorlardı. Peygamberimiz aleyhisselam, zaman zaman çeşitli devlet başkanlarına mektuplar gönderiyor, onları İslâm’a dâvet ediyordu. Kısa zamanda devlet sınırları genişleyince, çeşitli bölgelere vâliler, hâkimler, öğretmenler, vergi memurları gönderildi. Bu arada ekonomik hayat düzenlemeleri de yapıldı.

Savaşlardan elde edilen ganimet, zekat, toprak ve ürün vergileri, gayrı Müslimlerden alınan cizyeler, devlet arazilerinden elde edilen gelirlerle devlet harcamaları karşılanıyordu. Peygamber aleyhisselam, etrâfındakiler en önce hak ve hakkâniyet bilincini yerleştirmişti. Adâlet, O’nun temel ilkesiydi. Kim olursa olsun hiç kimse, yakınlarına bir ayrıcalık tanıyamazdı. Peygamber aleyhisselam bu hususta; ‘Ey insanlar! Rabb’iniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en değerli olanınız, O’nun emir ve yasaklarına en çok saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba; beyazın siyaha, siyahın da beyaza takvadan başka hiçbir üstünlüğü yoktur.’ (Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, V, 411) Peygamberimiz aleyhissalâtu vesselam, hakkında vahiy bulunmayan konularda, sahabe arkadaşlarıyla istişâre ederdi.

İslam geldiğinden bu yana, evrensel bir din olup, bütün bir insanlık için gelmiş son ve en mükemmel dindir. Son dînin, son Peygamberi aleyhissalâtu vesselâm; hoşgörü, adâlet, çalışkanlık, doğruluk, dürüstlük, istişâre, dayanışma, merhamet erdemleriyle güçlü ve âdil bir devlet yönetmiştir. Ne mutlu bize! Bugünlük de bu kadar olsun efendim. Şefaate erişmek niyâzıyla…

Cumânız mübârek olsun.

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum