Yok mu İnsan Olmak İsteyen?

Pencereden dışarıyı seyrediyorum, içimde yorgun bir hissiyat. Büyükçe bir boşluk var, evsiz, ağaçsız… Ama yağmurun etkisiyle yeşillendi şimdi. Küçük rengarenk çiçekler, zayıf papatyalar… bir gelincik hareketlendi birden, hızlı hızlı koştu, bir anda durdu sonra. Sonra ön ayaklarını kaldırdı öylece bekledi bir süre. Sonra tekrar hızlıca koştu gitti… acelesi mi vardı bir şeye? Anlamadım. F. Nietzsche’nin bir sözü dokundu bu görüntüye; ‘öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım. Öyle çok değerliymiş ki zaman, hep acele etmem bundan, anladım.’

Her şey çok hareketli ve pencereden öylesine seyre dalan hareketsiz biri… Pervazda duran çiçeğe baktım sonra. O da capcanlı duruyordu. Bir anlaşma yapmak istedim. Hadi dedim yer değişelim senle; sen insan ol ben çiçek. Ne dese beğenirsiniz: pışşıık! Git bu teklifini kabul edecek başka bir enayi bul! Değil ben, hiç göze hitap etmeyen, hiç kimsenin ilgisini çekmeyen pıtıraklı otlar bile insan olmak istemez. Ama bari azıcık bir süre dedim, yoruldum biraz dinlenmek istiyorum dedim. Hiiç ısrar etme dedi, istersen beni hatırlama, istersen su verme, gerektiğinde toprağımı değiştirme, istersen bütün yapraklarımı güzelliğimi soy benden ama bunu kabul edemem dedi.

Dikip büyüttüğüm çiçeğim bir insanlık etmedi, küstüm! Dedim çıkıyorum dışarı tabiatın içinden diğer yaratılmışlara teklif edeceğim, unut beni dedim. Hadi git dedi, eğer bunu kabul edecek insanlardan başka bir şey bulursan yani varsa kabul edilebilir bir tarafı, ben de derim, demek benden vefalısı olabilirmiş bu konuda ve kendimi hüznün intiharına bırakırım…

Gezinirken kime desem dedim. Bari gıcık bir ota teklif edeyim de olsun bitsin, güzel bir şey olma hayalinden vazgeç dedim kendime. Eğilip sordum cılız kanatlı çiçeksiz bir ota; mutlu musun dedim.

“Evet, hem de çok.”

“Nasıl mutlu olabilirsin ki? Bence yalan söylüyorsun!”

“Yalan mı? Bu kelimeyi ilk defa duyuyorum.”

“Yani gerçek olmayan… yani sen gerçekten mutlu musun? Nasıl mutlu olabilirsin ki? Burası sahipsiz bir yer, yağmur gelmese ölür gidersin. Azıcık ömrün var.”

“Acımak mı gülmek mi desem… siz insanlar çok tuhafsınız! Azıcık ömür de ne demek. Yani az ile çok arasında ne fark var. Hiç düşündün mü; az ne demek, çok ne demek? Az, çok olamaz mı sence, çok ‘hiç’ olamaz mı?”

“Anlamıyorum seni ifadelerin çok karmaşık… Yani ben belki yüz yıl yaşarım sen ne kadar çırpınsan kırk gün ancak yaşarsın bu çöl gibi yerde.”

“Ama ben senden çok yaşamış olurum yine de. Yaşamak sınırsız teslimiyettir. Varlığımıza biçimimize rengimize isyan etmemektir. Olduğun halden memnuniyetsizsen bu yaşamak mıdır sence? Siz insanların kaçı yüzde yüz memnun ki halinden. Yüzde kaçınız gerçekten yüz yıl yaşıyor ki?”

Bu muhabbet uzayacak gibiydi ben de teklifimden vazgeçip geri dönmek üzere doğruldum. Dur dedi, bir şey mi diyecektin? Döndüm; diyecektim ama vazgeçtim.

“Hadi de içinde kalmasın, belki yarana merhem olurum.”

Etraftaki her şey bize bakıyordu. “diyecektim ki sen insan olsan ben de sen…”

Bütün çiçekler, bitkiler, küçük böcekler gülmeye başladı…

“Sen aklını mı kaçırdın? Bu nasıl soru öyle? Hatırlamıyor musun kainat yaratılmadan önce Yaratan bir teklif sunmuştu. Dağlar taşlar bile kabul etmemişti, biz nasıl kabul edelim? Onu siz kabul ettiniz. Biz memnunuz halimizden, gerçi sen bizim gibi olmayı da kaldıramazsın. Birazdan bir yağmur başlar, kaçmaya yeltenirsin. İnsanlık damarı var ya!”

“Yani şimdi yok mu insan olmak isteyen?”

“Boş hayaller kurma, hadi çek git!”

Ayrıldım oradan, arkamdan gelen zehirden acı bir ses kurşun gibi değdi yüreğime: “Tuhaf yaratıklar!!”

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi