Yaldızlı Kâbus

Gündemlerimizin öncelikleri neler olmalı; sosyal mi, siyasal mı, yoksa askeri mi? Hangisi daha önemli… Evet, üçü de vazgeçilmez, vazgeçilemez ama hangisi diğerlerini daha çok destekler, hangisini ihmal edersek diğerlerini de ihmal etmiş sayılırız?

Son günlerde duyup gördüğümüz tablo bu soruların cevabını size bırakıyor, varın siz karar verin.

Münevver; henüz sebebi netleşmeyen bir sebepten öldürülen kız.

Begüm; arkadaşlarıyla beraberken banyoya gidip kolunda iğneyle dünyayı terk eden kız. Biliyormuş ailesi, erkek arkadaşı alıştırmış… Daha önce AMATEM’de kalmış tedavi için. Ama yine devam, yine aynı arkadaşlar…

Reyhan; Arkadaşının evinde çıplak bir halde ölü bulunan genç kız…

Ve özgür kız diye gündeme gelen denizde soyunup polislerle atışan kız…

Münevver Begüm  ve Reyhan. Ne güzel isimler değil mi? Pırıl pırıl geldiler bu dünyaya, pırıl pırıl bir çarşafa doladılar önce, sonra adlarıyla yaşasınlar diye güzel isimler koydular.

Anne babaları kıyamadılar güzel kızlarına. Belki de bazen gerildiler kızdılar ama kapı komşusu ya da arkadaşları; ‘aman sende bırak çocuklar hayatını yaşasın biraz, zaman değişti hem artık engellemek ayıp…’ gibi sözler ettiler onlar da salıverdi sonra. Evet evet biz abartıyoruz biraz dediler onlar da zamanla.

Şimdi bir özel yurttayım. Yurt kaydına gelen bir öğrenci soruyor; şu kız yurduna yakın yurt var mı diye. Babası yanında, gülüp geçiyor. Kız kardeşin yok mu diye soracak oluyorum ama ‘olsa ki ne yani, o da benim gibi takılabilir’ gibi şeyler duymaktan korktuğum için susuyorum. Babası oğluna güveniyor, övünüyor; ‘aslan oğlum benim, kendini fark ediyor artık…’ E artık üniversite öğrencisi bazı şeyleri yapmaya hakkı da olsun canım gibisinden mırıldanıyor.

Korkuyorum bu mırıldanmadan, kulaklarıma mil çekip uzaklaşmak istiyorum… Bu çirkef hırıltının yılan gibi damarlarımıza süzülüşünü görüyorum. Kanımızın rengi bile değişmiş sanki!

Bu kadar ucuzladı ar meselesi. Bu kadar hafifliyor yaşamak. Mana köklerimiz çatırdıyor. Mana anlamsızlaştı. O zaman söylemi değiştiriyorum ya da haddim değil sorayım: Güçlü ordu güçlü Türkiye mi, yoksa güçlü ahlaki değerler güçlü Türkiye mi?

Evet kocaman bir ordumuz var, devasa bir ağaç düşünün ama kökü çürümeye yüz tutmuş, artık dallarda yapraklar da ölgün duruyor. Hani keşke o yapraklar için ‘kuru’ demek yerine ‘gazel’ diyebilsek. Söylerken bile ayrı bir güzellik var. Normal bir akış çünkü.

Ramazan da ki tablo bu. Meyhanelerinin eğlence yerlerinin kapatıldığı bir ülkenin bilinen ve istenen normal görünen dram tablosu.

Aklı mantığı göbek altına inen bir gençlikten nasıl bir fedakârlık beklenir ülke için? Nasıl bir asker olur? Şuuru arzularının gölgesine sığınmış bir gençlikten nasıl bir beyin istifadesi beklenebilir?

Sonra da keşke sahip çıksaydım gibi ufuksuz yaklaşımlar… Gözlemsiz, sorgusuz, hesapsız salıvermeler sonra da acınası biçare ‘keşke’ler.

Uyuşturucu kullanımının ilköğretim okullarında bile yaygınlaşması. Eve konan kontrolsüz internet. Saf bir çocuğun, henüz ergenliği bilmeyen bir çocuğun porno sitelerini karıştırması… Gençlerin beraber aynı evde sınır koymadan arzularını tatmin etmesi… Gençlerin evlilik düşünmemesi hatta evliliğin tiksinç gelmesi… Ülkenin, nefesi tükenen ahlaki çöküşü. Ahlakın artık pes edip nefessiz kalması…

Artık analar kendilerine el değmemiş gelin arasın, elinin gözünün bekâreti bozulmamış damat hayal etsin. Bu ülke artık sımsıkı fedakârlıkların sadakatin olduğu aileleri düşlesin!

Yine çok karamsar bir tablo ama gerçek bu. Ama asıl olan düşlenen, hayal edilen. Varılır mı asıl olana? Varılır elbet, ne zaman ki bu ülkenin her derdini derdim sayarım diyen kocaman koltuk efendileri birbirini yemeyi bırakıp ülkenin yiyip bitirilen değerlerine yönelirse!!

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi