Tık Tık Tık
Duvarda duran, ‘tık tık’ ses çıkaran saat rahatsız ediyor. Söküp atmak istiyor, durdurmak istiyor. Kendini, zamanı durdurmayı düşünmekle meşgul ediyor.
Zaman inadına yürüyor, hiç istifini bozmuyor. Kimseyi rahatsız ettiğini düşünmüyor, kimsenin derdini dert etmiyor. Hiç dönüp arkasına bakmıyor. Ama çıldıranlar var, isyan edenler var. ‘Yeter durdurun artık şu zamanı!’ diyenler var. ‘Bugün bitmesin, bu gece sabaha ermesin, hep bugünde kalalım hep şimdiyi yaşayalım’ diyenler var.
Ah zaman! Çok yamansın sen. Tükettin beni. Saçlarıma aklar düşürdün, tenime çizgiler çektin, güzelliğime pürüzler ekledin. Şimdi kimse bana dönüp bakmıyor. Peşimden koşturduklarım yoklar artık. Zevk alıyordum bundan, bitmez zannediyordum bu haz. Eskidim, yıprandım.
Çok param vardı, kıskanılırdı fiyakam. Bir giyinişim, arabaya binişim, bir bakışım, dayanılmaz gülüşüm… Ulaşılamazdım, dokunulamazdım, güçlüydüm.
Ulan kalleşsin sen be! Beni bana fark ettirmeden tükettin. Tek güç yetiremediğim sensin şimdi. Oysa seni hiç ciddiye almıyordum. Malzeme gibi kullanıyordum seni, malzeme gibi bile kullandığımı fark etmeden. Hiç yok gibiydin. Meğer sen kullanıyormuşsun beni. Beni hiç umursamadan hem de. Hiç de acıman yokmuş…
“Tık tık tık…”
“Efendiim, kim o?”
“Ben zaman…”
………………
“Zaman mı? Sen de kimsin. Yaşlandım bak. Zor doğruluyorum yerimden. Bana böyle şakalar yapma çocuğum.”
“Çocuğum mu dedin?! Asıl sen benim çocuğumsun ihtiyar.”
“Bak birde dalga geçiyor utanmadan.”
“Dalga mı? Dalga geçen de sensin. Hep dalga geçtin benle.”
“Zaman mısın sen sahiden doğru mu söylersin? Ben seninle tanışamadım. Yani hep seninleydim ama sensiz yaşadım. Sen de bana gerçek yüzünü göstermedin.”
“Zaman deyince aklına ne gelir senin ihtiyar evladım?”
“Ölüm gelir.”
“Öyleyse benim için ne yapmalıydın?”
“Bu halde yaşlanmayacak şeyler yapmalıydım. Sen kendinden az veriyorsun bize. Bize gelişin bizde kalışın kısacık. Derinden bir nefes kadarsın. Zaruri ihtiyaçlarımıza yetmeyecek kadar azsın. Böyle yapayalnız kalınca anladım seni. Hep eksik yaşadığımı fark ettim. Menfaate endeksliydi dostluklar Can’a değil. Bu yüzden hiç dostum yok şimdi. Hep arzularıma harcadım seni. Harcandım. Aşkına ömrümü bandıkça lezzet aldığım bir aşkım olmadı; Canansız mahfillerde arzulu tohumlar serpiştirdim toprağıma. Yalan ve yapay güller bitti yerimden. Gözler, kulaklar ve eller muhatap aldı beni hep; gönüllerin yetimliğini yaşadım. Cismaniyetin dışına çıkamayanların çarkına takıldım…”
“Tamam yeter! Bunları söylemek için çok geç kaldın. Geç anladın bunları.”
“Hadi gidiyoruz.”
“Nereye gidiyoruz… Neyse nereye olursa gelirim artık, çok sıkıldım. Ama biraz bekle hazırlanayım…”
“Oo olmadı işte! Hazırlık için baya ayırmıştım kendimi sana. Şimdi hazırlık bitti. Sonsuzluğa gidiyoruz. Gelmeme gibi bir lüksün yok.”
Tık tık tık… Ses kesildi. Kapı cızırtıyla, acıyla kapandı. Kapının ardında kayda değer hiçbir şey yoktu. Ellerini kapının üzerine koydular. Şimdi ellerinde hikâyesi olmayan bir ömür vardı…
Tık tık tık… Ben geldim…
Hoş gelmedin zaman! Şimdi gıcıklaştın işte.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.