Sit Alanı mı?
Millet olarak ne ile övünür, ne ile dikkate alınır ve önem verilir, sözü dinlenir hale gelir; nasıl güçlenir, her alanda nasıl kalkınır ve ileri gider, bağımsızlığımızı nasıl korur, nasıl dinlenir, nasıl sevinir ve nasıl rahatlardık?
Allah’ın verdiği güzelliklerin değerini bilmeliyiz, ecdadımızın miras bıraktığı tarihî şaheserlerin farkında olmalıyız. Bunların takdim, tanıtım ve reklâmını iyi yapabilirsek kazancımız büyük, her alanda şansımız açık, itibârımız yüksek olur ve kalkınma hamlelerimiz müspet netice verir.
Önce bu yazıyı kaleme almama sebep olan bir rastlantıdan bahsedeyim:
Turistik bir sahil şehrimizin tarihten kalma bir semtinden geçiyorduk. Tarihî eserlerin beton binaların arasında sıkışıp kaldığı, medreselerin ticarethane olarak kullanıldığı, konakların ayakta durma mücadelesi verdiği ve dar sokaklarında kız erkek gençlerin sarmaş dolaş oldukları bir semt.
Daha önceleri bu tarihî semtten birkaç kere geçmiştim. Önceleri tarihî konakların ve evlerin, türbelerin ve çeşmelerin hiç farkına varmamışım. Bu sefer her nedense farkına vardım. Bu dar sokaklarda muhteşem konaklar, dar pencereleri denize bakan yeşil bahçeli evler varmış. Bu tarihî binalar aslına uygun restore ettirilerek bir kısmı lokanta, çayhane, sanat galerisi ve pansiyon olarak hizmete açılmış. Hem yıkılıp gitmekten kurtarılmış, hem fark olunur ve hem de gelir getiren yerler haline getirilmiş.
Mahallenin üzerinde dumanlı rutubetten ve kirli havadan oluşmuş siyah örtü kaldırılınca o muhteşem tarihî güzellik, mimarî estetik ve insani yapılanma ortaya çıkıvermiş.
Diğer şehirlerimizde de böyle tarihî evlerden, konaklardan oluşan semtler elbette vardır. Buraları da aynı şekilde siyah örtülerden kurtarmak, zevksiz ilâvelerden temizlemek ve görünür hale getirmek şarttır.
Bizim aynı zaman da gelir kaynağımız ve onur belgemiz olan bu kültür mirasını, sit alanları ilân edip kaderlerine terk etmenin de bir anlamı yok. Bu kelime sihirli bir değnek gibi her şeye cevap olabiliyor ve problemleri önlüyor. Bir şey yapmak isteyenlere (burası sit alanı) diyorlar, taşına toprağına el sürdürmüyorlar. Bu sit alanlarını yasak bölge olmaktan çıkarıp aslına uygun yaptırılacak rehberli tamiratlarla ziyaret, ticaret alanları ve mekânları haline getirmek daha akıllıca olmaz mı?
Şimdi gelelim Allah’ın verdiği güzelliklere:
Türkiye’nin üç tarafını kuşatan deniz, dünyanın her tarafında var. Yeryüzünün dörtte üçü denizlerle kaplı ve sularla serin olduğuna göre elbette olacak ve olması da normaldir. Dünyada kıyılarından biri denize ulaşmayan ülke, hemen hemen yok gibidir.
Güneşimiz bol, ormanlarımız sessiz ve sakin, topraklarımız verimli ve bereketli olduğu gibi denizlerimiz de öyledir ve diğer ülkelerin denizlerinden farklıdır. Kışın limana demirlemiş gemileri ve yatları, hırçın dalgalarla parçalamadan muhafaza edecek kadar uysaldır. Yazın deniz Türkiye’nin her yerinde rahatlıkla girilebilecek ve yüzülebilecek kadar ılık, yumuşak ve uysaldır. Sahillerimiz, evlerimiz kadar güvenlidir. Çocuklar bile bizim denizlerimizde yüzebilecekleri gibi sandalla balıkta tutabilirler. Güneşe hasret kalmış yabancılar bizim ülkemizde güneşe doyarlar. Deniz var, rahatsız edici rutubet ve bunaltıcı hava yok. Hava her zaman açık, gökyüzü berrak, güneş cömert.
Ülkemize yabancı ziyaretçi (turist) akımını ve döviz girmesini sağlayacak, yukarda da işaret ettiğim gibi, iki cazip kaynak var.
Birincisi; Selçuklular, Osmanlı kültür ve medeniyet eserlerinin oluşturduğu tarih’i tablo.
İkincisi; harika tabiatımız ve insan tabiatına uygun düşen doğal görüntümüz ve iklim zenginliğimiz.
Biz, millet olarak maalesef bu iki kaynağı iyi değerlendirememiş ve dünyaca tanıtamamışız. Bir müze görünümünde tarihî şehirlerimizdeki kültür eserlerini, sanat harikalarını dünyanın dikkat ve ilgisine sunamamışız. İstanbul, Konya, Diyarbakır surları, Alanya, Harput, Silifke kaleleri, deniz var, ama hiçbirini bir bütün olarak göremeyiz ve gösteremeyiz. Medreselerimizin yalnız portalleri, türbelerimizin harap kubbeleri, tarihî köprülerin kemerleri kalmış, Selçuklu dönemi camilerinin çinileri çalınmış, minberlerinden, mihraplarından parçalar koparılmış. Bunları güzelce restore ettirip dünya kültür albümlerine ihtişamlı ve bakımlı bir şekilde girmelerini sağlamak gerekir. Tarihî konaklarımızı, hamamlarımızı, hanlarımızı ve kervan saraylarımızı terkedilmiş mekânlar durumundan kurtarmak gerekir.
Bence bu iki kaynak akıllıca kullanıldığı takdirde ekonomik sıkıntılarımızın giderilmesinde IMF ve AB kapılarında bekleyip durmaktan kurtulmamızda önemli rol oynayacak ve büyük katkıda bulunacaktır.
**
NURİ BAŞI DA KAYBETTİK
Bir dostun ölümünü, Konya dışında televizyondan duyuvermek üzücü ve düşündürücü oluyor. Rahmetli Nuri Başın ölüm haberi de öyle oldu. Aradaki uzun mesafe acı duymamızı önleyemedi.
Kendisini talebelik yıllarından beri tanıyordum. Gençlik yıllarında kaleme aldığı şiirlerini İslâm’ın İlk Emri Oku Mecmuasında biz yayınlamıştık. Oku Mecmuasında başlayan düşünce beraberliğimiz Merhaba Gazetesinde ne güzel devam ediyordu. Benim için imzaladığı son kitabını da gidip yazıhanesinden alma fırsatını bulamamıştım. Keşke kitabı almak için gitseydim, hiç olmazsa nurlu simasını bir defa daha görmüş olurdum.
Örnek ve yakın bir dostu kaybetmenin acısı büyük. Ayrılığa tahammül ve o’na dua etmek bize düşüyor. Allah rahmet eylesin. Yakınlarına ve sevenlerine sabırlar, başsağlığı, merhuma tekrar Allah’tan rahmet dilerim. H.G





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.