Sırrî-yi Sekatiden Hikmetli Sözler!
Yayınlanma:
Tasavvuf ve takvâda, Allah korkusu ile günah ve haramdan kaçınmada asrının bir tanesi, Bişr-i Hafî’nin akranı, Cüneyd-i Bağdâdî’nin dayısı ve hocası olan, Ali bin Garâb, Ebû Bekir bin İyâş, Yezîd bin Hârun, Hüşeym bin Beşir ve Yahya bin Yemân gibi birçok âlimden ilim öğrenip, feyz alan Sırrî-yi Sekatî’nin zühd ve edepte pek çok harikulâde hâli, tasavvufa dair sözlerinin meşhur olduğu kaydedilir. Seyyid-üt-tâife lâkabıyla meşhur, tasavvuf ehli evliyâ Cüneyd-i Bağdâdî, Sırrî-yi Sekatî ile ilgili şunları anlatır:
Bir gün dayıma giderek, dört dirhemim olduğunu, kendisine getirdiğimi söyledim. Bana ‘Oğlum! Sana müjdeler olsun. Sen kurtulmuşlardansın. Dört dirheme ihtiyacım vardı. Kurtulmuş olanlardan birinin eli ile ihtiyacım olan parayı bana göndermesi için Allahü teâlâya dua etmiştim. Sen getirdin’ buyurdu.
Hocam Sırrî-yi Sekatî, bana bir şey öğretmek istediği zaman sual sorardı. Bir gün bana ‘Ey Cüneyd! Şükür ne demektir’ diye sordu. Ben de ‘Nimetini destek yaparak Allahü teâlâya âsi olmamaktır’ deyince, ‘Bu hikmet sana nereden geliyor?’ diye sual etti. Ben de ‘Senin meclislerinde bulunmaktan’ dedim.
Bir gün dayımın yanına gidince, bana şunu anlattı: Her gün yanıma küçük bir kuş gelerek, elimdeki ekmek kırıntılarını yerdi. Bir gün bu kuş bana doğru geldi, fakat elime konup ekmek kırıntılarını yemedi. Ben de kendi kendime ‘Acaba ne hata işledim’ diye düşündüm. Daha önce ekmekle beraber bir sebze yemiştim. Bunu hatırlayıp, ‘Bir daha şüpheli şeyler yemeyeceğim’ diyerek tövbe edince, kuş elime konarak ekmek kırıntılarını yedi.
Bir gün Sırrî-yi Sekatî’nin yanına gittiğimde onun üzgün olduğunu görüp, ‘Neden böyle üzgünsünüz’ diye sordum. ‘Yanıma bir delikanlı gelerek, tövbenin ne olduğunu sordu. Ben de, günahını unutmak olduğunu bildirdim. Genç itiraz ederek belki tövbe, günahını unutmak ve bir daha yapmamaktır dedi. Ben de buna üzüldüğümü söyledim’ cevabını verdi. Hocama, benim de genç ile aynı kanaat de olduğumu belirtince, Sırrî-yi Sekatî sebebini sordu. Ben de ‘Allahü teâlâ bana, işlediğim günahıma tövbe etmemi nâsip ettiği zaman, tövbe hâlinde günahı hatırlamak günah olmaz mı?’ dedim. Bunun üzerine Sırrî-yi Sekatî sükût etti.
Sırrî-yi Sekatî hasta iken, üç günde bir ziyaretine giderdim. Bir defasında yanına girdiğimde uyuyordu. Baş ucunda ağlamaya başladım, göz yaşlarım yanağına düştü. Gözlerini açarak bakınca ‘Bana nasihat et’ dedim. O zaman buyurdu ki: ‘Kötü kimselerle sohbet etme. İyi kimselerle beraber bulunarak, Allahü teâlâya ibadet et’. Başka bir gün ziyarete gittiğimde de kendisini nasıl hissettiğini sordum, ‘Hâlimden tabibime nasıl şikâyet edebilirim ki, bana bunu veren O’dur’ buyurdu.
Sâlih kişilerden bir zât şunları anlatıyor: Bir gün Sırrî-yi Sekatî’yi ziyaret etmek için evine giderek kapısını çaldım. İçeriden ‘Kim o’ dedi. ‘Âşığın birisi’ dedim. ‘Eğer âşık olsaydın, hep Allahü teâlâ ile meşgûl olur, bana gelmezdin’ buyurdu ve ‘Yâ Rabbî! Bu kimseyi hep kendin ile meşgûl eyle ki, başkaları ile meşgûl olmasın’ diye dua etti. Bu anda bende çok değişik hâller hasıl oldu. Duası kabul olmuştu.
Sırrî-yi Sekatî bir gün vaaz veriyordu. Sultanın adamlarından birisi geçerken, ‘Şuraya bir uğrayayım’ diyerek içeriye girdi. O sırada Hz. Sırrî-yi Sekatî, ‘Mahlûkat içerisinde en âciz ve zayıf olan mahlûk insandır. Bununla beraber, bu kadar mahlûk arasında, Allahü teâlânın emirlerine insan kadar isyân edip, yüz çeviren mahlûk da yoktur. Eğer insan iyi olursa, melekler ona gıpta eder imrenirler. Eğer insanlar kötü olursa, şeytanın dahi kendisinden nefret ettiği, kendisinden kaçtığı, şerli bir kimse olur. Hayret edilir ki, bu kadar zayıf ve âciz olan insanoğlu, kendisine her ni’meti veren, yaşatan, kudret ve azamet sahibi olan Allaha karşı gelmekte ve isyân etmektedir’ diye anlatıyordu.
Bu kişi hikmet dolu sözlerin tesiri ile ağlayıp, kendinden geçti. Bir müddet sonra evine gitti. Konuşmuyor, bir şey yiyip içmiyor, hep ağlıyordu. Sabah olunca yürüyerek Sırrî-yi Sekatî’nin sohbet ettiği yere gelip, anlatılanları dikkatle dinledi. Üçüncü gün yine geldi, sohset bittikten sonra, ‘Efendim! Sizin söyleriniz bana çok tesir etti. Kabul ederseniz, sizin talebeniz olmayı arzu ediyorum’ dedi. Arzusu kabul edilen Ahmed ismindeki bu talebe, az zamanda çok yüksek derecelere kavuştu. Bir gün hocasına ‘Ey şefkatli ve merhametli efendim. Beni günah karanlığından kurtarıp, huzur ve saadete kavuşturdunuz. Bunun için Allah size mükâfatlar, hayırlı karşılıklar ihsan buyursun’ dedi. Kısa müddet sonra Sırrî Sekatî’ye gelen birisi ‘Efendim, beni talebeniz Ahmed gönderdi. Rahatsız olduğunu size bildirmemi söyledi’ dedi. Gelen kimse ile beraber talebesinin bulunduğu yere giden ve onun şehir dışında bir çukurda yattığını ve ölmek üzere olduğunu gören Sekatî, talebesinin başını dizine koydu. Gözünü açan Ahmed, hocasını görünce sevindi ve huzur içinde ruhunu teslim etti. Sırrî-yi Sekatî, gasl ve defin için şehire gelirken halkın kendilerine doğru geldiklerini görünce hayret edip, nereye gittiklerini sordu. Onlar da ‘Her kim, Allah’ın velî kullarından birinin cenazesinde bulunmak isterse, Şûnîzîye kabristanına gitsin’ diye bir ses duyduk ve onun için yola çıktık’ dediler. Talebe yıkanıp, kefenlenerek Şûnîzîye kabristanına defnedildi.
Yüce Allah, evliyâullahı cümlemize şefaatçi kılsın. Amin.
Kaynak: İslâm Âlimleri Ansiklopedisi
Bir gün dayıma giderek, dört dirhemim olduğunu, kendisine getirdiğimi söyledim. Bana ‘Oğlum! Sana müjdeler olsun. Sen kurtulmuşlardansın. Dört dirheme ihtiyacım vardı. Kurtulmuş olanlardan birinin eli ile ihtiyacım olan parayı bana göndermesi için Allahü teâlâya dua etmiştim. Sen getirdin’ buyurdu.
Hocam Sırrî-yi Sekatî, bana bir şey öğretmek istediği zaman sual sorardı. Bir gün bana ‘Ey Cüneyd! Şükür ne demektir’ diye sordu. Ben de ‘Nimetini destek yaparak Allahü teâlâya âsi olmamaktır’ deyince, ‘Bu hikmet sana nereden geliyor?’ diye sual etti. Ben de ‘Senin meclislerinde bulunmaktan’ dedim.
Bir gün dayımın yanına gidince, bana şunu anlattı: Her gün yanıma küçük bir kuş gelerek, elimdeki ekmek kırıntılarını yerdi. Bir gün bu kuş bana doğru geldi, fakat elime konup ekmek kırıntılarını yemedi. Ben de kendi kendime ‘Acaba ne hata işledim’ diye düşündüm. Daha önce ekmekle beraber bir sebze yemiştim. Bunu hatırlayıp, ‘Bir daha şüpheli şeyler yemeyeceğim’ diyerek tövbe edince, kuş elime konarak ekmek kırıntılarını yedi.
Bir gün Sırrî-yi Sekatî’nin yanına gittiğimde onun üzgün olduğunu görüp, ‘Neden böyle üzgünsünüz’ diye sordum. ‘Yanıma bir delikanlı gelerek, tövbenin ne olduğunu sordu. Ben de, günahını unutmak olduğunu bildirdim. Genç itiraz ederek belki tövbe, günahını unutmak ve bir daha yapmamaktır dedi. Ben de buna üzüldüğümü söyledim’ cevabını verdi. Hocama, benim de genç ile aynı kanaat de olduğumu belirtince, Sırrî-yi Sekatî sebebini sordu. Ben de ‘Allahü teâlâ bana, işlediğim günahıma tövbe etmemi nâsip ettiği zaman, tövbe hâlinde günahı hatırlamak günah olmaz mı?’ dedim. Bunun üzerine Sırrî-yi Sekatî sükût etti.
Sırrî-yi Sekatî hasta iken, üç günde bir ziyaretine giderdim. Bir defasında yanına girdiğimde uyuyordu. Baş ucunda ağlamaya başladım, göz yaşlarım yanağına düştü. Gözlerini açarak bakınca ‘Bana nasihat et’ dedim. O zaman buyurdu ki: ‘Kötü kimselerle sohbet etme. İyi kimselerle beraber bulunarak, Allahü teâlâya ibadet et’. Başka bir gün ziyarete gittiğimde de kendisini nasıl hissettiğini sordum, ‘Hâlimden tabibime nasıl şikâyet edebilirim ki, bana bunu veren O’dur’ buyurdu.
Sâlih kişilerden bir zât şunları anlatıyor: Bir gün Sırrî-yi Sekatî’yi ziyaret etmek için evine giderek kapısını çaldım. İçeriden ‘Kim o’ dedi. ‘Âşığın birisi’ dedim. ‘Eğer âşık olsaydın, hep Allahü teâlâ ile meşgûl olur, bana gelmezdin’ buyurdu ve ‘Yâ Rabbî! Bu kimseyi hep kendin ile meşgûl eyle ki, başkaları ile meşgûl olmasın’ diye dua etti. Bu anda bende çok değişik hâller hasıl oldu. Duası kabul olmuştu.
Sırrî-yi Sekatî bir gün vaaz veriyordu. Sultanın adamlarından birisi geçerken, ‘Şuraya bir uğrayayım’ diyerek içeriye girdi. O sırada Hz. Sırrî-yi Sekatî, ‘Mahlûkat içerisinde en âciz ve zayıf olan mahlûk insandır. Bununla beraber, bu kadar mahlûk arasında, Allahü teâlânın emirlerine insan kadar isyân edip, yüz çeviren mahlûk da yoktur. Eğer insan iyi olursa, melekler ona gıpta eder imrenirler. Eğer insanlar kötü olursa, şeytanın dahi kendisinden nefret ettiği, kendisinden kaçtığı, şerli bir kimse olur. Hayret edilir ki, bu kadar zayıf ve âciz olan insanoğlu, kendisine her ni’meti veren, yaşatan, kudret ve azamet sahibi olan Allaha karşı gelmekte ve isyân etmektedir’ diye anlatıyordu.
Bu kişi hikmet dolu sözlerin tesiri ile ağlayıp, kendinden geçti. Bir müddet sonra evine gitti. Konuşmuyor, bir şey yiyip içmiyor, hep ağlıyordu. Sabah olunca yürüyerek Sırrî-yi Sekatî’nin sohbet ettiği yere gelip, anlatılanları dikkatle dinledi. Üçüncü gün yine geldi, sohset bittikten sonra, ‘Efendim! Sizin söyleriniz bana çok tesir etti. Kabul ederseniz, sizin talebeniz olmayı arzu ediyorum’ dedi. Arzusu kabul edilen Ahmed ismindeki bu talebe, az zamanda çok yüksek derecelere kavuştu. Bir gün hocasına ‘Ey şefkatli ve merhametli efendim. Beni günah karanlığından kurtarıp, huzur ve saadete kavuşturdunuz. Bunun için Allah size mükâfatlar, hayırlı karşılıklar ihsan buyursun’ dedi. Kısa müddet sonra Sırrî Sekatî’ye gelen birisi ‘Efendim, beni talebeniz Ahmed gönderdi. Rahatsız olduğunu size bildirmemi söyledi’ dedi. Gelen kimse ile beraber talebesinin bulunduğu yere giden ve onun şehir dışında bir çukurda yattığını ve ölmek üzere olduğunu gören Sekatî, talebesinin başını dizine koydu. Gözünü açan Ahmed, hocasını görünce sevindi ve huzur içinde ruhunu teslim etti. Sırrî-yi Sekatî, gasl ve defin için şehire gelirken halkın kendilerine doğru geldiklerini görünce hayret edip, nereye gittiklerini sordu. Onlar da ‘Her kim, Allah’ın velî kullarından birinin cenazesinde bulunmak isterse, Şûnîzîye kabristanına gitsin’ diye bir ses duyduk ve onun için yola çıktık’ dediler. Talebe yıkanıp, kefenlenerek Şûnîzîye kabristanına defnedildi.
Yüce Allah, evliyâullahı cümlemize şefaatçi kılsın. Amin.
Kaynak: İslâm Âlimleri Ansiklopedisi





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.