Hiçbir şeyinden vazgeçemediğim hiçbir şeyini tam seçemediğim çarpık dünya. Ne tam özgür olabildim ne de tam mahkûm, ne elini tutabildim ne de gönlümü çekebildim senden. Ne terk edilesi, hepten vazgeçilesi bir şeysin ne de sımsıkı sarılası… Anlayamadığım anlamlandıramadığım sırıtkan dünya. Hem umursamazsın kimseyi hem yargısız bırakmazsın. En çok görünensin, hiç olmayansın. Ne tadın var senin ne de tatsızlığın. Bir rengin yok senin. Hiç kimse tam mutlu değil senle. Hiç kimse tam güvende değil her şeyinle. Akıp gidiyorsun aldırışsız umarsız. Kimsenin hayallerini önemsemiyorsun. Bazen hayallerin en tatlı yerinde nefes kes yapıyorsun. Kesip durmaksızın devam ediyorsun hiçbir şey olmamış gibi. Gülüp geçiyorsun harıl harıl çatlayan başlara senin için. Eğilen bele gülüyorsun konuşan dili ‘tın’lıyorsun. Sadece sen varmışsın gibi davranıyorsun. Duygusuz bir otoritesin. Sımsıkı tutuyorsun bedenleri evirip çeviriyorsun deli gibi sonra avuçlarında hayal ediyorsun, rüya ediyorsun. Ve fark ettirmiyorsun ne olduğunu. İşte en kötü yanın da bu; katil bir maşuksun. Biz de şuursuz âşıklar. Bir köye giriyoruz arabayla yol kenarında mezarlık var; “Usta bu sizin mezarlık mı?” “Evet…” Çok normal bir soru daha soruyor soğukkanlı genç; “yani sen öldüğünde seni buraya mı gömecekler?” Rengi değişiyor ustanın; “Dur hocam bu nasıl soru öyle daha yaşayacağımız günler var…” Yaşayacağımız günler var. Yani bu kadar emin. Ne kadar da korkunç geldi ölüm. Hiç aklında yokken buz gibi bir tesir bıraktı bedeninde. Hep yanından geçip gittiği köyünün mezarlığını ilk kez bu kadar net fark etmişti. Devam etti buz soğukluğundaki sorular; “Demek daha yaşayacağın günler var. Sahiden mi usta yav ne güzel biliyorsun sen yaşayacağını, ben bilmiyorum. Demek burada yatanlar yaşayacağı günlerini bitirdiler de çağırdılar Azrail i işimiz bitti gayri diye. Şimdi usta burada yatanlar hepsi yaşlı insanlar mı?” Sinir oldu usta. Ne kadar rahat sorulan sorulardı bunlar. Ama çok korkmuştu işte, bilemedi de neden bu kadar korktuğunu. “Sus dedi lütfen sus, nerden çıktı şimdi bu?” Sustu buz delikanlı. Ama dünya konuşmaya devam ediyordu. Leylası olmuştu leyli dünyanın, karanlığın içinde koşar adım sever adım aydınlığı arıyordu usta. Ama herkes öyleydi ki, daldı düşüncelere. Baktı baktı… herkes koşuyordu, herkes telaşlıydı. Sen nesin dünya be, sen kimsin? Çabuk anlat kendini bana. Yürüdü bahçelerden ağustos böceklerinin çığlıklarını fark etti buranın ritmiydi buranın sesiydi bu mevsimde. Geçti gitti önemsemeden. Köye girerken Rıza amca vefat etmiş haberini aldı. Duraksadı önce sonra patika yolun kenarındaki taşa oturdu. Oynayan çocuklara baktı öylece. Bir sağa baktı bir sola… Sen nesin anladım Küçükken dertsiz ağladım Sana da dertli bağlandım Bak şimdi de yaşlandım. Anladım; sen küçük dertsiz bir ağlayış ve dertli bir ayrılışsın. Sen şu Rıza amca ve şu oynayan çocuksun. Anladım.
Önceki ve Sonraki YazılarYAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.