Sahi, Kimdi Onlar?
Yayınlanma:
Zaman, birçok değer ölçümüzü değiştirdi. Geçenlerde şöyle bir düşündüm de, öyle çok değil,kırk yıl önce, Konyamız’da nice güzel insanlar vardı. Günümüzde de olduklarına inanmak istediğim bu asil ve necip insanların bazılarından kısaca bahsedeyim;
Çocukluğumuzda, Sultan Selim Camii’nde görevli bir müezzin vardı. Hayli yaşlı, zayıf ve â’mâ idi. Buna rağmen, günde beş vakit ezanı, minarenin şerefesine çıkarak okurdu.
Bir yaşlı amca vardı; Yolda karşılaşınca elini öperdik. Tebessüm ederek, yüzümüzü okşar, dualar eder ve arkasından da, cebinden çıkardığı mektup zarfından seçtiği hadis-i şerifler yazılı kâğıtlardan birkaç tanesini armağan ederdi.
Hali vakti yerinde bir zattan bahsederler; Bir tanıdığının maddeten sıkıntı içerisinde olduğunu görerek, bir kenara çekip, ceninden çıkardığı haylice kabarık bir tomar parayı, kimseye göstermeden ve duyurmadan , “Elin bolalınca verirsin; Bolalmazsa, anamın ak sütü gibi helâl olsun Kimseye söylemene gerek yok.” diyerek, onun eline tutuşturmuş. “Hiç üzüntü ve sıkıntı etme, geçer.” tesellisinde de bulunmuş.
Bir ulu kişiden bahsederler; kapalı çarşıda dükkânı olan bir tüccarmış. Bir gece yarısı tellâllar, “Yangın var; kapalı çarşı yanıyor.” diye sokaklarda bağırarak halkı uyandırmış.O dükkân sahibi de hayli uzak olan evinden fırlayarak ,dükkânına doğru büyük bir korku,merak ve heyecan içerisinde koşmaya başlamış.Gelmiş bakmış ki,yangın onun dükkânının bulunduğu sokağa sıçramadan söndürülmüş. Bunu gören o zat,büyük bir sevinç içerisinde: ”Elhamdü lillâh ..” cümlesi ağzından istemeyerek de olsa çıkmış. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra o zat bu olayı anlatır ve sözüne şunu da eklermiş: “Bu sözümden dolayı, yıllarca gece gündüz gözyaşları ile yalvarmama rağmen Cenab-ı Hakk’ın tövbemi kabul etmediğini hissettim: Bu hatamdan dolayı kendimi affedemiyorum.”.
Okuduğum Âkif Paşa İlkokulu’nda Vesile Hanım öğretmenimiz vardı; Bir sebeple bir gün okula gelemeyecek olursak, “Çocukcağız yoksa hasta mı?” diye, öğrenmek için ikinci günü evimize gelirdi.
Mahallemizdeki bir emekli amcadan bahsederlerdi; Umreye gitmek için hazırlığını tamamladığı günlerde, komşusunun, bir felâketle işini kaybettiği için, bir ay kadar önce davetiyesini dağıttığı oğlunun düğününü yapamaz durumda ve son derecede darda olduğunu öğrenince, bir hoca efendinin Cuma vaazında duyduğu sevabın büyüklüğüne dair sözünü hatırlayarak, o yıl umreye gitmekten vazgeçip, umre parasını olduğu gibi o komşusuna bağışladığını anlatırlardı.
Kapı Camii’nde görevli bir imam efendiden hâlâ bahsederler; Otuz yıllık görevinde hiç devamsızlık yapmamış; hastalandığı için iki gün camie gelememiş. Ama hesap ederek iki güne isabet eden miktarı maaşından ayırıp, fakire vermiş.
Bir öğretmenimiz anlamıştı; Bir zamanlar adamın biri, büyükçe bir tarla satın almış. Nadas zamanı tarlayı sürerken, sabanına sertçe bir şey takılmış. Bakmış ki, bir küp dolusu çil çil altın. Kucaklayıp, tarlayı aldığı adama götürmüş ve demiş ki, “Bu altınlar benim değil, senin hakkın. Çünkü ben senden toprak tarla aldım. İçinde altın bulunduğunu bilmiyordum. Binaenaleyh al altınlarını.” Tarla sahibi: “Ne münasebet, ben sana tarlayı taşıyla toprağıyla, içindeki her şeyiyle sattım, Binaenaleyh altınları alamam, Bunlar senin hakkındır. Benim hakkım olsaydı, tarla bende iken ve ben sürerken çıkardı. Götür altınlarını, ben istemem.” .Tartışma uzamış gitmiş. Sonunda ikisi de, meseleyi halletmesi için hâkime başvurmaya karar vermişler. İkisini de dinleyen hakim, şöyle derin derin bir süre düşündükten sonra, onlardan var olduğunu öğrendiği birinin oğlunu,diğerinin kızıyla nikâhlamış ve düğün masrafı olarak da o altınları harcamalarını tavsiye ederek,işi çözümleyip, tatlıya bağlamış.
Vaktiyle Hacı Seyit Amca adında bir pir-i fâni vardı. Kısa boylu, şişmanca, güler yüzlü, tatlı dilli, sevecen, tonton bir insandı. Camide, yolda, nerede görürsek elini öperdik. O da, cebinden hiç eksik etmediği leblebi şekerlerinden birkaç tane ağzımıza tutuştururdu. Dünyalar bizim olurdu. O leblebi şekerlerinin tadını, şimdi hiçbir şekerde bulamıyorum.
Eminim ki, sizin de tanıdığınız böyle güzel insanlar vardı. Bu güzel duyguları siz de yaşamış veya dinlemişsinizdir.
Sahi kimdi onlar, o güzel insanlar? Nerede yetişmişler, bu güzellikleri kimden ve nasıl öğrenmişlerdi?
Şimdi onlar gibi olanlardan pek fazla bahseden yok gibi… O güzel insanlar, güzel atlara binip, başka güzel diyarlara mı gittiler? Yoksa benzerleri var da, bizler mi göremiyoruz? Ne dersiniz?
Bir yaşlı amca vardı; Yolda karşılaşınca elini öperdik. Tebessüm ederek, yüzümüzü okşar, dualar eder ve arkasından da, cebinden çıkardığı mektup zarfından seçtiği hadis-i şerifler yazılı kâğıtlardan birkaç tanesini armağan ederdi.
Hali vakti yerinde bir zattan bahsederler; Bir tanıdığının maddeten sıkıntı içerisinde olduğunu görerek, bir kenara çekip, ceninden çıkardığı haylice kabarık bir tomar parayı, kimseye göstermeden ve duyurmadan , “Elin bolalınca verirsin; Bolalmazsa, anamın ak sütü gibi helâl olsun Kimseye söylemene gerek yok.” diyerek, onun eline tutuşturmuş. “Hiç üzüntü ve sıkıntı etme, geçer.” tesellisinde de bulunmuş.
Bir ulu kişiden bahsederler; kapalı çarşıda dükkânı olan bir tüccarmış. Bir gece yarısı tellâllar, “Yangın var; kapalı çarşı yanıyor.” diye sokaklarda bağırarak halkı uyandırmış.O dükkân sahibi de hayli uzak olan evinden fırlayarak ,dükkânına doğru büyük bir korku,merak ve heyecan içerisinde koşmaya başlamış.Gelmiş bakmış ki,yangın onun dükkânının bulunduğu sokağa sıçramadan söndürülmüş. Bunu gören o zat,büyük bir sevinç içerisinde: ”Elhamdü lillâh ..” cümlesi ağzından istemeyerek de olsa çıkmış. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra o zat bu olayı anlatır ve sözüne şunu da eklermiş: “Bu sözümden dolayı, yıllarca gece gündüz gözyaşları ile yalvarmama rağmen Cenab-ı Hakk’ın tövbemi kabul etmediğini hissettim: Bu hatamdan dolayı kendimi affedemiyorum.”.
Okuduğum Âkif Paşa İlkokulu’nda Vesile Hanım öğretmenimiz vardı; Bir sebeple bir gün okula gelemeyecek olursak, “Çocukcağız yoksa hasta mı?” diye, öğrenmek için ikinci günü evimize gelirdi.
Mahallemizdeki bir emekli amcadan bahsederlerdi; Umreye gitmek için hazırlığını tamamladığı günlerde, komşusunun, bir felâketle işini kaybettiği için, bir ay kadar önce davetiyesini dağıttığı oğlunun düğününü yapamaz durumda ve son derecede darda olduğunu öğrenince, bir hoca efendinin Cuma vaazında duyduğu sevabın büyüklüğüne dair sözünü hatırlayarak, o yıl umreye gitmekten vazgeçip, umre parasını olduğu gibi o komşusuna bağışladığını anlatırlardı.
Kapı Camii’nde görevli bir imam efendiden hâlâ bahsederler; Otuz yıllık görevinde hiç devamsızlık yapmamış; hastalandığı için iki gün camie gelememiş. Ama hesap ederek iki güne isabet eden miktarı maaşından ayırıp, fakire vermiş.
Bir öğretmenimiz anlamıştı; Bir zamanlar adamın biri, büyükçe bir tarla satın almış. Nadas zamanı tarlayı sürerken, sabanına sertçe bir şey takılmış. Bakmış ki, bir küp dolusu çil çil altın. Kucaklayıp, tarlayı aldığı adama götürmüş ve demiş ki, “Bu altınlar benim değil, senin hakkın. Çünkü ben senden toprak tarla aldım. İçinde altın bulunduğunu bilmiyordum. Binaenaleyh al altınlarını.” Tarla sahibi: “Ne münasebet, ben sana tarlayı taşıyla toprağıyla, içindeki her şeyiyle sattım, Binaenaleyh altınları alamam, Bunlar senin hakkındır. Benim hakkım olsaydı, tarla bende iken ve ben sürerken çıkardı. Götür altınlarını, ben istemem.” .Tartışma uzamış gitmiş. Sonunda ikisi de, meseleyi halletmesi için hâkime başvurmaya karar vermişler. İkisini de dinleyen hakim, şöyle derin derin bir süre düşündükten sonra, onlardan var olduğunu öğrendiği birinin oğlunu,diğerinin kızıyla nikâhlamış ve düğün masrafı olarak da o altınları harcamalarını tavsiye ederek,işi çözümleyip, tatlıya bağlamış.
Vaktiyle Hacı Seyit Amca adında bir pir-i fâni vardı. Kısa boylu, şişmanca, güler yüzlü, tatlı dilli, sevecen, tonton bir insandı. Camide, yolda, nerede görürsek elini öperdik. O da, cebinden hiç eksik etmediği leblebi şekerlerinden birkaç tane ağzımıza tutuştururdu. Dünyalar bizim olurdu. O leblebi şekerlerinin tadını, şimdi hiçbir şekerde bulamıyorum.
Eminim ki, sizin de tanıdığınız böyle güzel insanlar vardı. Bu güzel duyguları siz de yaşamış veya dinlemişsinizdir.
Sahi kimdi onlar, o güzel insanlar? Nerede yetişmişler, bu güzellikleri kimden ve nasıl öğrenmişlerdi?
Şimdi onlar gibi olanlardan pek fazla bahseden yok gibi… O güzel insanlar, güzel atlara binip, başka güzel diyarlara mı gittiler? Yoksa benzerleri var da, bizler mi göremiyoruz? Ne dersiniz?





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.