Sadreddin-i Konevînin Evi

Yıl, 1989. Sayın Prof. Dr. Halil CİN’in rektörlük dönemi. Selçuk Üniversitesi’nde düzenlenen kongreler, konferanslar, sempozyumlar, sergiler, o zamanki bazı gazetecilerin ifadesiyle, takibe yetişemedikleri derecede yoğun. Prof. Dr. Erol GÜNGÖR Konferans Salonu’nda iki gün sürecek “Sadreddin-i Konevî Sempozyumu” var. Her zamanki gibi son derecede disiplinli olarak hazırlanılmış ve değerli konuşmacılar davet edilmiş. Misafirler arasında eski TBMM Başkanı Tekin ARIBURUN ve eşi Perihan ARIBURUN da ilk sırada yeralmıştı... Salon hınça hınç dolu.

Sempozyumun ikinci günü bir ara oturduğu yerde kalkıp söz alan Perihan ARIBURUN hanımefendi elindeki mikrofonla şu konuşmayı yapmıştı: “İki gündür burada medar-ı iftiharımız Sadreddin-i Konevî’nin şahsiyeti, fikirleri üzerinde birbirinden güzel konuşmalar yapılıyor; Can u gönülden dinliyor ve istifade ediyoruz. Ama ben burada şunu da öğrenmek isterim; Sadreddin Konevî’nin gülük yaşamı nasıldı; Ne yer, ne içerdi? Kimlerle, neler konuşurdu? Bunlar da o büyük dâhimizi tanımamız için çok önemli ipuçları. Meselâ, Konevî’nin evi nerede idi? Komşuları kimlerdi? Hiç düşündük mü?”.

Bu haklı merak ve istek ifadesi üzerine, salonu bir an için derin bir sessizliğin kapladığını hatırlıyorum. “Hiç aklımıza gelmedi; Sahi nerede oturur kalkardı acaba? “gibi meraklı ifade ile birbirinin yüzüne bakışanlar olmuştu. Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Halil CİN, bu makul soru ve isteğe cevap verilmesi için sağına soluna bakındı. Aynı sırada ama uç tarafta oturuyordum. Göz göze geldik. “Haydi, bakalım Hasan Bey; hanımefendi’nin sorusuna sen cevap ver; Bu, bir Konyalı olarak sana yakışır; Sadreddin-i Konevî’nin evi nerede idi? ”diye seslendi. Bunun üzerine, uzatılan mikrofonu alarak, şu açıklamayı yapmıştım: “Efendim, Sadreddin-i Konevî, bugünkü adını taşıyan camiin bulunduğu yerdeki konakta yaşamıştır. Devrin âlimlerinden, tanınmış zenginlerinden, büyük hayır sahibi Hoca Cihan (“Hâce-i Cihân”, “Mîr-i zaman” “Mürsaman”)’ ın, Ali Can adında bir oğlu vardı. “Sar’a” illetine mübtelâ idi. Zamanın hekimleri, tabipleri bütün gayretlerine rağmen, devasını bulamamışlardı. Bu acı durun; onca varlık, imkân ve çabaya rağmen oğulcuğunun derdine çare bulamama âcizliği, Hoca Cihan’ı son derecede elem ve kedere boğuyordu.

Yine bir gün bu bahis açılıp, yakınlarıyla konuşurken, orada bulunanlardan birisi: “Efendim, Çeşme Kapısı yakınındaki mescidin imamı, mübarek bir zat. Duasını müstecap, nefesinin kuvvetli olduğunu söyleyenler var. İsterseniz bir de o Zâtı ziyaret edip, durumu açsanız. ”der. Çaresiz kalmış olan Hoca Cihan, bu habere sevinip, oğlunu yanına alarak büyük bir ümitle oraya gider. Bu mescid, bu günkü Şato Form binasının karşısındaki “Hoca Hasan Mescidi”, tavsiye edilen imamı da, kendini, mânâ sultanlığını halktan gizleyerek yaşamayı tercih eden “Sadreddin-i Konevî Hazretleri” dir.

Konevî, gelenleri hoşça karşılar. Selâm, hal ve hatırdan sonra Hoca Cihan, ziyaret sebebini ve oğulcuğunun durumunu ona anlatır. Konevî hazretleri, onları güzelce dinledikten sonra, oğlunun ve annesinin adını öğrenip, bir kâğıda, Âyet-i Kerîme ve dualardan oluşan bir ibare yazar. Bunu balmumuna sarıp, oğlunun takkesine dikmelerini tembih eder. “Regayibü’l-Menâkıb”da anlatıldığına göre Ali Can, kısa bir süre sonra hastalıktan kurtulup, şifaya kavuşur.                   

Bunun üzerine, son derecede memnun ve mesrur olan Hoca Cihan, şimdiki Konevî Camii’nin bulunduğu yerdeki muhteşem konağını, kabul etmek istemezse de çok ısrarlar sonunda Sadreddin-i Konevî Hazretlerine bağışlar. O günden sonra burası, Konevî’nin evi, kütüphanesi; talebe ve misafirlerinin de imareti olur. Bir kısmına da mescid inşa ederler.  

Sadreddin Konevî Hazretleri, ömrünün sonuna kadar bu evde yaşar... Vefatı üzerine, bahçesinde açılan kabre defnedilir ve üzerine, mescidinin yanına vasiyetine uygun olarak açık bir türbe inşa edilir. ”.

Bu açıklamam üzerine, Perihan hanımefendi ve konunun meraklıları, gayet memnun ve mütehassis olmuşlardı.

Konya büyüklerinin hatıralarını ve hatıra mekânlarını, bakımlı bir şekilde muhafaza etmeli, ona ait eşyalarla donatıp döşemeliyiz. Böylece, çeşitli alanlarda büyük varlık ve hizmetler göstererek, millet ve memleketimize, hattâ bütün insanlık âlemine faydalar sağlamış büyüklerimizi, gelecek nesillere anlatıp, tanıtmamızın çok daha kolay olacak, çok yönlü olumlu sonuçlar vereceği muhakkaktır.

Şimdi şöyle bir düşünüyorum da, dünyanın çok çeşitli ülkelerinden gelerek, huzurunda elbağlayıp durduğu Hz. Mevlâna’nın evi acaba niçin kayboldu? “O kadar derine gitmeyelim; Yüzlerce yıla ne dayanır...” diyenimiz olacaktır; peki ama hiç olmazsa, Millî Mücadele kahramanlarımızdan Sivaslı Ali Kemâlî Efendi’nin, Cıvıloğlu Camii karşısındaki evini; A. R. İzzet Koyunoğlu’nun Çimenlik Yolu’ndaki Akkonağı’nı, büyük müziksiyen Ârif Şahap Bey’in Eski Muhacir Pazarı’ndaki konağını olsun koruyamaz mıydık?. Vaktiyle fotoğraflarını çekmiştim. Zamaz zaman elden geçiririm... Konyamız’ın bütün bu parlak simalarının evleri, göz göre göre yıkılıp kayboldular... Şems-i Tebrizî ile Mevlâna’nın Konya’da ilk buluştukları yer olan ve “Merace’l-Bahreyn” diye anılan olayın cereyan ettiği, şimdilerde yabancı turistlerin de çok merak edip, sordukları yeri gösteren; bilene hatırlatıp, bilmeyene öğreten bir işaret var mı?  

‘Geçen geçmiş, yıkılan yıkılmış;onlarla meşgul olacağımıza biz, ayakta duranlara bakalım... ’ diyerek, sorumluluktan sıyrılmak isteyenler bulunabilir. Bu düşüncede olanlara, “Gözümüzün önünde eriyip giden Apalı’nın meşhur Konağı’na; tarihî Yıldız Köşkü’ne; Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış olan kıymetli hukukçu ve ilimadamımız Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun, önünden her geçişimde çatısından temeline kadar seyretmekten kendimi alamadığım muazzam evine; Konya Belediye Başkanlarından M. Muhlis Koner’in yaşadığı eve ve diğer ünlü şahsiyetlerimizin hatıra mekânlarına ne yapabiliyoruz ki?” diye sormak isterim.

Yıkımlar, tahripler, kayıplar, şehrin hafızasını yok ediyor. Hafızasını kaybeden şehirdeki insanların âhir ve âkıbetlerinin ne ve nasıl olacağını da, iz’ân ve idraklere havale ediyorum;Onlar daha yi bilirler...

Korkarım ki, çok geçmeden onların arkasından da, “Yazık oldu yahu, yıkmasalar iyi olurdu...” veya, “Aman yıkıldığı iyi oldu canım; Hiç olmazsa, eski günleri hatırlatıp, ilerlememize engel olan ve şehri çirkinleştiren bir kadavra daha ortadan kalmış oldu.” diyerek, üzerine bir bardak soğuk su içecek olanlar çıkar diye korkuyorum.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi