Rüya bu!
Birilerinin ‘biz sizi ciddiye almıyoruz’ tavrına tafrasına muhatap olmuş bir ülkenin esrarengiz fethi…
Rüya görüyorum. Dört ve beş yaşlarında iki siyahî tatlı çocuğun istiklal marşımızın on kıtasını müthiş jest ve mimiklerle uyumlu bir şekilde ezbere okuduğunu görüyorum.
Acayip bir rüya, uyandığımda anlarsam rüya olduğunu uyanmamanın lezzetinde kalacak hayallerim.
Yine siyahî biri çiğköfte yoğuruyor türkü eşliğinde. Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar/ gezme ceylan bu dağlarda seni vururlar / seni vuran kurşun benim yüreğim dağlar… Doğu’ya gidiyorum, Güneydoğuya gidiyorum, Karadeniz’e gidiyorum. Kim beni götürüyor biliyor musunuz? İlk kez bu ülkeyi görenler, ilk kez Türkiye’ye gelen birileri, hem de kıtalar ötesinden.
‘Bu adam benim babam…’ Türkü babadan bir türkü. Aa kendisi de orda hem de ağlıyor… Benim kültürümün oyunu, hiç bilmiyorum halay çekmeyi. Ne de güzel oynuyorlar öyle, nasıl öğrenmişler?
Nefesim kesiliyor rüyada. Heyecandan dudaklarım titriyor, ağlamaya başlıyorum. Dünya deyince akla Türkiye geliyor. Fedakârlık deyince, adanmışlık deyince, kendini insanlık var olsun diye harcama deyince bizim insanımız geliyor akla.
Birine deniyor ki; hadi git! Nereye sorusu yanlış, tamam diyor. Buzlar ülkesine sıcak delikanlı, buzlar ülkesine gidiyorsun. Oraları ısıtmaya, hayvanların bile yaşamaya dayanamadığı yerlere. İnsanlar yaşasın diye. Git; yürümesini öğret mayışıp kalanlara. Hissetmeyi öğret. Git gülmeyi öğret, ağlamayı öğret, yalansız gözyaşı değsin yanaklarına insanlığın…
Tamam, giderim diyor. Annesinin yüreğine kendi yerine bir kor bırakarak. Önce insan anne, ağlamak yok lütfen. Ağlayacaksan mutluluktan ağla. Ölürsem dokunduğum tüm çocuklar senindir, unutma. Ağlanılası hayatlar için gidişim, insanlığın şerefi için, onuru için gidiyorum. Ağlarsan rahat yürüyemem, dua etmezsen, o tarifsiz sevginle varmazsan secdeye secdeler yetim kalır anne… Seccade nedir bilmeyenler var anne…
Sen de ağlama nazlı yârim!!!
Bu nasıl rüya Allah’ım, bu nasıl yürek. Yani sorgusuz sualsiz vatanı anayı bırakıp gitmek. Karşılık beklemeden, dünyayı uzaklara öteleyerek. Önceliklerini yeniden gözden geçirip dünyanın bir köşesinde gamzesi insan tebessümüne, adam tebessümüne hasret bir hasretliği gidermeyi forslu makamlara tercih ederek. Riyasız, beklentisiz, insanı hayatın merkezine koyarak, Hz. Mevlana tavrıyla herkese samimiyetle kucak açarak…
İlginç bir gidiş bu. Efsane diye anlatılır tarih boyunca. Efsaneler yalandır bilirsiniz, bunun gibi işte. Altı yılda olanlara bakın. İlk yılda 17 ülke. Altıncı yılda 115 ülke. Ve 700 öğrenci. Bu öğrenciler gelecekte diplomat olacak, bürokrat olacak, devletin en üst, en kritik noktalarında yer alacaklar. Evet, öyle olacak, çünkü Türk okulları çoğu ülkenin en iyi okulları, ulaşılması zor okullar, çok talep olduğu için sınavla girilen okullar.
Rüyadayım, sahne ışıl ışıl. 115 renk, 115 kültür. Ama hepsinin bildiği ortak bir şey var; Türk kültürü, Türk dili. Bunu öğrenirken neler neler öğrendiler! En önemlisi kendilerini öğrendiler, fark ettiler kendilerini. Güvensiz ülkelerde güven öğrendiler, özünü kaybetmiş yerlerde filiz olmaya talip olacaklar.
Onlar hepsi birer ‘umut ve barış’ çiçeği. Hepsi Türkçenin bir gün dünyada aranacak olan çiçekleri; ‘Türkçenin çiçekleri’
Çiçek çiçek desen olacaklar yeryüzüne.
Çiçek çiçek süzülecekler gönüllere…
Kan olmayacak. Çünkü kervanda enfes yolcular var; sabır var, anlayış var, nezaket, zarafet, tebessüm var. Ve en önemlisi ‘ben’ yok hep ‘sen’ var. Evet sen, evet evet sen; gözü yaşlı çocuk, umudu tükenmiş insanlık…
Gördüm, bir şey daha gördüm; Dünya dili Türkçe olacak!





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.