Nisyana Gömülmek istenilen Bir Büyük Yazar: PEYAMİ SAFA
Bu kadar mı vefasız olduk. Yıllar geçer de, Türkçe veya edebiyat öğretmenlerimiz niçin Peyami Safa’yı dillendirmezler ki? Ömrünü bu aziz vatana, bu necip millete adayan o yüce kalem ve kelâm dâhisiyle öğrencilerini neden buluşturmazlar ki? Bu büyük görevden niçin uzak kalırlar ki? “Hayır öyle değil; Biz onu unutmadık ve unutturmadık; hattâ daha geçen ders onu işledik” diyen vefakâr öğretmenlerimizin seslerini duymaya bilseniz ne kadar muhtacım. İnanıyorum ki, Safa’yı, ölmekten de beter olan nisyan bataklığına gömülmekten kurtaran kadirşinas meslekdaşlarım az da olsa vardır. Sağ olsunlar, varolsunlar. Böyle olmaya, böyle düşünmeye mecburuz. Yoksa,bütün dağlara karlar yağar, Allah korusun.
Bu gün gibi hatırımda; Bizi Peyami Safa ile ilk tanıştırıp, buluşturan, ortaokul hem de İmam-Hatip orta kısımın birinci sınıfında iken Türkçe öğretmenimiz rahmetli Râşit Usman olmuştu. Allah gani gani rahmet eylesin. Şöyle bir hesap ettim, bundan tam elli iki yıl önce o güzel öğretmenimiz, okuma kitabımızdaki, ancak ertesi yıl tanıdığım “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”ndan alınmış “Ameliyat” başlıklı parçayı birkaç saat ayırarak, edebî, fikrî ve psikolojik yönlerden evire çevire bir güzel tahlil etmişti de, o değerli kalem sahibini, meşhur bir Konyalı kadar kendimizden ve aramızda hissetmiş, o gün son dersten sonra ziyaret özlemi ile dolmuştum. Şimdi ders kitaplarında Peyami Safa var mı şu anda bilemiyorum; İlk fırsatta araştırmak isterim. İnşaallah yavrularımız ondan mahrum bırakılmamışlardır.
Bu teşerrüften iki–üç yıl sonra, rahmetli babamla bir sağlık problemim için Ankara’dayız. Uzunca bir süre kaldık. Baktım duvarlarda boy boy afişler: “Ölümünün Birinci Yıldönümünde Büyük Edib ve Fikir Adamı PEYAMİ SAFA”.. Ankara Türkocağı’nda anma toplantısı. Babacığıma durumu kısaca anlattım; “Beraber gidelim, ben de dinleyeyim.” dedi.Türkocağı’nın o muhteşem binasına, mermer merdivenlerini birlikte çıkarak girdik.. Biraz önce, arşivimdeki dosyasını çıkararak gözden geçirdim; O anma günü salonda dağıtılan dört sahifelik tanıtma yazısını saklamışım. Konuşmacı olarak kimler var biliyor musunuz? Rahmete vesile olur diye sayıvereyim: “(Afyonlu şâir, sonra da milletvekili:) Osman Attilâ, (dolma kalemle ilâve etmişim:) Fethi Tevetoğlu, (aziz hemşehrimiz:) Prof. Dr. Feridun Nâfiz Uzluk, Halim Yağcıoğlu, (sonra Din Eğitimi Genel Müdürümüz olan:) Kemal Edib Kürkçüoğlu, Prof. Dr. Râsim Adasal, (geçlik yıllarımızın unutulmaz kalem ve kelâm ustası:) Gökhan Evliyaoğlu, (o yıllar tiryakisi olduğumuz kalem:) M. Galip Erdem, Niyazi Ahmed Banoğlu, (dolma kalemle ilâve etmişim:) Hikmet Dizdaroğlu”.
Okuyanlar da: “Yavuz Bülent Bâkîler, Özgül Özgüven, Erol Gürtuğ”. Birkaçı hamdolsun müstesnâ, diğerleri rahmet-i Rahman’a kavuşmuş değerli insanlarımız. Ruhları şâd olsun; bize unutulmaz bir gün yaşatmışlardı..
Salondakilere ulaştırılan o matbu tanıtım yazısı şöyle başlıyor: “Ne yazsak eksik, ne söylesek tamam değil. Eserlerinin listesini bile tam bilemiyoruz.”
Aradan yaklaşık elli yıl geçti; bu cümlelerin ifade ettiği acı gerçek değişti mi? Hiç zannetmiyorum. Onun hakkında fazla bir şey yapamadık, tamamlayıcı bir şeyler yazamadık, söyleyemedik ki.. Bilinmeyen eserlerini ortaya çıkaracak kaç doktora tezi yapıldı ki? Hem, çeşitli salonlarda yapılan düşünür “okumalar”ına, Peyami Safa’nın da dâhil edildiğini bileniniz, duyanınız, göreniniz var mı?
Rahmetli, “Bu aziz Millet bana, bir gün bile olsun tatil yapma izni vermedi.” diyecek kadar Millet ve Memleket davasıyla meşguldü. Bu inanç ve davaerliğinden dolayı, bir çok defa, kendini bilmez kalemşörlerin sataşmalarına; alenen veya telefonla saldırı ve tehditlerine maruz kalmıştı da, bir an olsun, yılmamış, usanmamıştı. Hattâ bir gün kendisini telefon açarak, “Moruk sen daha ölmedin mi?” diye sataşan bir mahuta, “Ölmedim, hayattayım, ayaktayım; hepinizi kabre sokmadıkça da ölmeyeceğim inşallah.” demekten kendini alamamıştı. “Mahutlar”ı, bunun için tekrar okumaya değer. “Doğu-Batı Sentezi”, “Mistisizm”, “Türk İnkılâbına Bakışlar”ı, “Yalnızız”, ”Fatih–Harbiye”, “Matmazel Noralyan’ın Koltuğu”, “Osmanlıca-Türkçe-Uydurmaca” ve diğerleri, gençlerimize cansuyu olacak eserlerindendir, bilirsiniz.
Milliyet’in kurucusu olarak büyük hakkı olduğu halde, ömrünün en dar günlerinde, Milliyet tarafından bin küsur lira -galiba- için icraya verildiğini hatırlar mısınız?
Vefatından çok sonra bankada, 1959 yılından müdevver 821 (yazı ile: sekizyüz yirmi bir) lira parasının varlığı anlaşılmıştı da, veraset ilâmı tetkikinde hayli sıkıntılara sebep olduğunu bilir misiniz?..
Peyami Safa, tükenmeyen mürekkep, aşınmayan kalem, doyulmaz bir edebî uslûp idi. Onun ökçesine bile erişemeyecek olanların el üstünde tutulduğu, çeşitli ödüllerle taltif edildiği günümüzde, onun unutulur gibi olması, inanın insana çok ağır geliyor.
Peyami Safa’yı hiç olmazsa vefat yıldönümlerinde dillendiren yazarlardan bir Tarık Buğra, bir Galip Erdem, bir Gökhan Evliyaoğlu, bir Vecdi Bürün, bir Ayhan Songar, bir Recep Doksat, bir Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, bir Arif Nihat Asya, bir Vecihi Ünal, bir İlhan Egemen Darendelioğlu, bir Necip Fâzıl Kısakürek, bir Münevver Ayaşlı yok artık, maalesef yoklar şimdi..
Ey ehl-i takdir, erbâb-ı himmet! Nerelerdesiniz? Peyami Safa ile gençlerimizi buluşturup, kucaklaştırarak, onun kabrinde bir ilgi ve sevgi çerağı uyandırmaya ne dersiniz?
Yazıma eşlik etmesi için baktığım fotoğraf arşivimde onun bir vesikalık, bir de, 1966 yılında bile toprak yığını halindeki kabrinin çektiğim resmini sizlerle paylaşıyorum. Rahmetlinin kabri uzun yıllar, böyle bir toprak yığını olarak kalmıştı da, sonunda MTTB’nin önderliğinde, halkın katkılarıyla gelişen kampanya ile, ona uygun bir kabrin yapılmasına girişilmişti. Edirnekapısı şehitliğindeki kabri şimdi ne durumdadır, bilemiyorum. Ama bu yaz inşaallah başında Fatiha ikram etmeye niyetliyim. Siz de bir fırsat bulursanız buyurunuz.. Rahmete, görevimizi yerine getirmeye, ruhunu şâdetmeye, vesile olur diye düşünüyorum .




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.