Közlü Sözler

Başlıktaki ifade Senai Demirci’ye ait; söz yangınının içinden bize ait közlü sözler. Söz yangınına eklediğimiz öldürücü sözler, ölü eti yedirten sözler. Bize hiçbir şey öğretmeyen, söylerken söylediğimiz kişinin de güvensizliğini aldığımız kayıp sözler.

Haram sözler… Boş olduğumda, yapacak bir şeyim olmadığını düşündüğümde, bulursam kendim gibi boş birini, ‘ne var ne yok’la başlayan gevezeliklerimin neticesinde genelde birilerinin etini çimdiklediğim, o farkında değilken onu ucuzca harcadığım, söylediğim kişinin nazarında beş para etmez hale getirdiğim katil sözler ettiğimi fark ettim...

Zinadan daha kötüymüş gıybet. Çünkü zinada iki kişi, gıybette üç kişi var. Hesap daha bir içinden çıkılmaz oluyor. Kul var arada, ondan habersiz, onun hiç savunması yokken boş konuşmalarının içinde, belki bir meclisin ortasında insanların nazarında silik hale getirdin. Hiç savunması yokken… Yandın.

Hani bazen birinden bahsedilir. Güya bizde sevmeyiz gıybeti ya! Döner deriz ki: ‘yav şimdi bana gıybet ettirme.’ İşte bu gıybetin küstahçasıymış. Bitirdik adamı. Konuşsaydık belki bize göre yanlış olan doğrudur. Ama öyle söyleyerek sıfır ettik adamı. ‘Mutlak kötü’ imajı bıraktık muhataplarımıza.

‘Ama ben bu söylediklerimi onun yüzüne de söylerim.’ Ama o zaman sus! Git onun yüzüne söyle. Niye bana söylersin ki? Bana hiçbir şey katmıyorsun ki!

‘Ama ben hatasını düzeltmek için…’ Hatasını bana anlatarak mı düzelteceksin? Madem hata yapmamasını istiyorsun oturup konuşsan ya, kusurlarını söylesen… Teşekkür etmez mi dersin?

‘Ama onun yaptığı çok ayıp…’ Şşşt! Kes sesini!! Senin şimdi yaptığın bin kere daha çok ayıp!

Konuşacak bir şey yoksa ihtiyaç duyacağımız bir konu yoksa sessiz kalsın meclisimiz. Basit insanlar kişileri konuşurmuş. Basit olmak üzerimizde yakışıklı durmuyor.

Başkalarını çekiştirdiğimiz zamanların yerine, oturup başımızı ellerimizin arasına alsaydık, kendi gıybetimizi kendimize acımadan kendimizle etseydik, herhalde insanlar bize hiçbir zaman güvensiz gözlerle bakmazdı. Çünkü zamanımızdan büyük bir payı kendi kusurlarımıza ayırmış olacaktık. Çünkü şimdi, zamanımızın büyük bir payını tefekkür yerine, özlü düşünceler yerine közlü sözlere ayırıyoruz.

Bir dudak bükme, bir müstehzi bakış, alaysı tavırlar…

‘Şunun boyuna bak, cüce. Hem cüce hem şişgo. Bi tane vursan top gibi yuvarlanır.’

‘Hele şuna… kepçe kulaklı!’

‘Yav şunun burnu ne tuhaf değil mi? Konuşması da hiç çekilmiyor.’

‘Ben şu çocuğa gıcık oluyorum… Bilmiyorum, hiç tanımıyorum hiç muhatap olmadım ama gıcık oluyorum işte. Çok itici geliyor bana.’

Büyüklerden birinin sohbetinde dinlemiştim: ‘Bazı insanlar hastalıklıdır. Kimseyi beğenmezler. Şu gıcık, bu gıcık, o gıcık… Gıcık sensin!’ Güzel değilim ki güzel göreyim.

Evet, benim gıcık. Gözümü Allah verdi bana, dilimi kulağımı O verdi. Bana konuşmayı/konuşabilmeyi Allah(c.c) nasip etti. Ama gözlerim çok yanlış yaptı. Sözlerim söz yangınında beş paralık oldu, beni alçak bir varlık eyledi, insanların en aşağısına sürükledi. Kulaklarım közlü sözleri dinlemeyi sevdi, közlü sözlere dikkat kesildi.

Duyularımı, duygularımı bana Bahşedeni dikkate almadım. Her şey benimmiş gibi berhava kullandım. Oysa böyle mi olmalıydı, niçindi verilenler?

Söz verelim mi gıybet etmemeye. Zor bir söz olacak ama olsun, bize zorluk vız gelir. Hadi söz verelim. Tamam, gıybet yok. Lütfen birbirimizin ardında birbirimizden habersiz birbirimizin etini çimdiklemeyelim. Ölü eti yemeyelim. Hadi söz olsun, bu iğrençliği yapmayalım.

Senai Demirci’nin Söz Yangını kitabını yine onun tabiriyle; ‘sözünü özüne eşitlemek isteyenlere’ tavsiye ederim. 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi