İsraile Anlayacağı Lisanla Hitap Etmeli!
Yayınlanma:
Geçen hafta Çarşamba günkü yazımızda “Mitingler, protestolar, sözlü ve yazılı tepkiler, dualar kalbi taşlaşmış kanlı katillere fayda etmiyor. Mübarek Muharrem ayında Müslümanların tepesine bomba yağdıran İsrail uçaklarını destursuz girip çıktıkları ‘Belde-i Muhayyere’ olan Konya’dan kovamaz mıyız? Çevik Bir’in imzaladığı savaş uçaklarımızın bakımlarını ve tanklarımızın modernizasyonu anlaşmalarını yırtamaz mıyız? 1980 darbesinden sonra Bülent Ulusu’nun Başbakanlığı döneminde İsrail’den elçimizi çekmiş, diplomatik ilişkilerimizi en alt seviyeye indirmiştik. Şimdi de aynı uygulamayı yaparak tavrımızı ortaya koyamaz mıyız? Korku ile yaşamaktansa, bir defa ölmek evlâ değil mi? Yoksa elimiz mahkûm mu?” demiştim.
Yahudi katillerin soykırımdan başka bir şey olmayan bombalı saldırıları karşısında günlerdir infial hâlinde olan halkımızın tavrı da giderek aynı yönde gelişiyor. Ne yazık ki, “İsrail’in yaptığı tek kelime ile katliam” diyen Başbakan Erdoğan’ın çıkışı sözde kalıyor, icraata dönüşmüyor ve “Ak Parti iktidar oldu, ancak muktedir olamadı” diyenler haklı çıkıyor. Önceki iktidarlar zamanında imzalanan bazı anlaşmalardan yüklü tazminatlar ödeme pahasına vazgeçmek göze alınabiliyor da İsrail ile olanlar niçin bozulamıyor? Şâyet “2 ülke arasında diplomatik ilişkilerin bozulması hâlinde ABD bize ne der” deniliyorsa, masum insanları acımasızca öldürerek misli görülmemiş şekilde vahşet sergileyen böyle bir terörist devlete silah ve her türlü yardımı yapan ABD’nin ne diyeceği umurumuzda bile olmamalıdır! Baksanıza Venezuela’nın sosyalist Devlet Başkanı Chavez, ABD’nin tehditlerine aldırış bile etmeden Filistin’deki vahşeti protesto ederek binlerce kilometre uzağındaki Yahudi devletinin elçisini sınır dışı edebiliyor. Chavez’in davranışını tekrar edemesek de hiç olmazsa elçimizi çekerek, milletimizin duygu ve düşüncelerine tercüman da mı olamayız?
Belki bizimki de bir bakıma atalarımızın dediği gibi, bekâra avrat boşamaya benzese de hatır için çiğ tavuk yemeyip, devlet olarak tepkimizi dosta düşmana hissettirmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü biz, Konya tâbiriyle “ayağımızın keliği olamayacak” bazı ülkeler gibi kapı kulu olamayacak kıratta (değerde, kalitede, seviyede) bir milletiz. Baksanıza, Osmanlı padişahının bindiği atın özengisine dokunmanın şeref sayıldığı 500 yıl önce Kuzey Afrika, Suriye ve Filistin ile birlikte Osmanlı toprağı olan, ancak köprülerin altından çok sular geçtiği için ABD’nin dümen suyunda gitmeyi tercih edip, katil İsrail ile iyi ilişkiler içinde bulunan Mısır ve Arabistan’ın Müslüman soykırımı karşısında kılı kıpırdamıyor. Oysa, 15 Şubat 1571 tarihinde beyaz atının üzerinde heybetli ve vakur görünüşü ile Kahire’ye giren Yavuz Sultan Selim Hanı, yollarda toplanan halk büyük bir merasimle karşılayıp, üç gün üç gece şenlikler yapmıştı. Memlük Sultanı Tomanbay’ı mağlûp ederek Mekke ve Medine’yi de Osmanlı toprakları arasına dahil etmiş olan ünlü Osmanlı Sultanı Yavuz’un, “Mısır’ı da mülkünüz arasına aldınız” diyenlere, “Mülk, yalnız Allahü teâlânındır. Bir kimse zafere ulaştığı zaman gururlanarak zulmünü artırıyorsa, Allah onu aşağı derecelere indirir. Hâl böyle iken insan gururlanabilir mi? Şayet benim veya başka bir kimsenin, yeryüzünde bir parmak ucu kadar toprağı olsa, bu Allahü teâlâ ile ortaklık etmek değil midir?” cevabını verdiğini, Kahire’nin fethinden 5 gün sonra Cuma namazını kılmak için Melik Müeyyed Camiine giden Sultan Selim’in, imamın minberde hutbe okurken, “Hâkim-ül-Haremeyn-iş-şerîfeyn” yâni “Mekke ve Medine’nin hâkimi” diye övmesi üzerine, “Hâkimi değil, hizmetkârı deyiniz” diye müdahale ederek, imamın tekrarından sonra gözyaşları içinde secdeye kapanarak, Allah’a hamdettiğinin Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e hatırlatılması gerekiyor. Bir bu muhteşem tevâzu karşısında halkın kalbinin büyük sultana karşı muhabbetle doluşuna, bir de Mübarek’in, Filistin’e gıda ve ilaç yardımı yapılabilen tek sınır kapısını açmayıp, Filistinlileri kaderleriyle baş başa bırakışına bakınız!
1948 yılında yerleştiği Filistin’i işgâl ettiği yemezmiş gibi, yıllardır Müslümanları katleden İsrail’e karşı dünyanın dört bir yanında tepkiler giderek yoğunlaşıyor. ABD’de, Yahudi kuruluşları İsrail’in kendilerini temsil edemeyeceğini ileri sürerken, Fransa’da 100 bin kişi, Londra, Endonezya’nın başkenti Cakarta ve Bolivya’da binlerce kişi İsrail’i protesto etti. Meksika’da ise halk tepkisini İsrail elçiliğine ayakkabı atarak gösterdi. Orantısız güç kullanarak çok sayıda uçak ve helikopterle hedef gözetmeksizin yasak olduğu hâlde masum halkın üzerine misket ve fosfor bombaları atmaya devam eden terörist devlet İsrail, kimseyi umursamıyor. Başbakan Erdoğan’ı, Ramallah kapısında yarım saat otomobilin içerisinde bekleten insanlıktan nasibini almamış böyle bir topluluğa devlet denir mi?
Bu nedenle diplomatik nezaketi bir kenara atıp, geçmişte ecdadı Osmanlılar tarafından İspanya’da soykırıma uğramaktan kurtarılan Yahudilere artık anlayacakları lisansa hitap etmek ve ilk olarak da uçaklarını Konya’dan kapı dışarı etmek şart oldu. AKP milletvekillerinin de acele tarafından Konya halkının öfkesinden Başbakan Erdoğan’ı haberdar etmesi, onun da gereğini yapması lâzım. Aksi hâlde Konya halkının öfkesini sandığa yansıtacağından kimsenin şüphesi olmasın!
Yahudi katillerin soykırımdan başka bir şey olmayan bombalı saldırıları karşısında günlerdir infial hâlinde olan halkımızın tavrı da giderek aynı yönde gelişiyor. Ne yazık ki, “İsrail’in yaptığı tek kelime ile katliam” diyen Başbakan Erdoğan’ın çıkışı sözde kalıyor, icraata dönüşmüyor ve “Ak Parti iktidar oldu, ancak muktedir olamadı” diyenler haklı çıkıyor. Önceki iktidarlar zamanında imzalanan bazı anlaşmalardan yüklü tazminatlar ödeme pahasına vazgeçmek göze alınabiliyor da İsrail ile olanlar niçin bozulamıyor? Şâyet “2 ülke arasında diplomatik ilişkilerin bozulması hâlinde ABD bize ne der” deniliyorsa, masum insanları acımasızca öldürerek misli görülmemiş şekilde vahşet sergileyen böyle bir terörist devlete silah ve her türlü yardımı yapan ABD’nin ne diyeceği umurumuzda bile olmamalıdır! Baksanıza Venezuela’nın sosyalist Devlet Başkanı Chavez, ABD’nin tehditlerine aldırış bile etmeden Filistin’deki vahşeti protesto ederek binlerce kilometre uzağındaki Yahudi devletinin elçisini sınır dışı edebiliyor. Chavez’in davranışını tekrar edemesek de hiç olmazsa elçimizi çekerek, milletimizin duygu ve düşüncelerine tercüman da mı olamayız?
Belki bizimki de bir bakıma atalarımızın dediği gibi, bekâra avrat boşamaya benzese de hatır için çiğ tavuk yemeyip, devlet olarak tepkimizi dosta düşmana hissettirmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü biz, Konya tâbiriyle “ayağımızın keliği olamayacak” bazı ülkeler gibi kapı kulu olamayacak kıratta (değerde, kalitede, seviyede) bir milletiz. Baksanıza, Osmanlı padişahının bindiği atın özengisine dokunmanın şeref sayıldığı 500 yıl önce Kuzey Afrika, Suriye ve Filistin ile birlikte Osmanlı toprağı olan, ancak köprülerin altından çok sular geçtiği için ABD’nin dümen suyunda gitmeyi tercih edip, katil İsrail ile iyi ilişkiler içinde bulunan Mısır ve Arabistan’ın Müslüman soykırımı karşısında kılı kıpırdamıyor. Oysa, 15 Şubat 1571 tarihinde beyaz atının üzerinde heybetli ve vakur görünüşü ile Kahire’ye giren Yavuz Sultan Selim Hanı, yollarda toplanan halk büyük bir merasimle karşılayıp, üç gün üç gece şenlikler yapmıştı. Memlük Sultanı Tomanbay’ı mağlûp ederek Mekke ve Medine’yi de Osmanlı toprakları arasına dahil etmiş olan ünlü Osmanlı Sultanı Yavuz’un, “Mısır’ı da mülkünüz arasına aldınız” diyenlere, “Mülk, yalnız Allahü teâlânındır. Bir kimse zafere ulaştığı zaman gururlanarak zulmünü artırıyorsa, Allah onu aşağı derecelere indirir. Hâl böyle iken insan gururlanabilir mi? Şayet benim veya başka bir kimsenin, yeryüzünde bir parmak ucu kadar toprağı olsa, bu Allahü teâlâ ile ortaklık etmek değil midir?” cevabını verdiğini, Kahire’nin fethinden 5 gün sonra Cuma namazını kılmak için Melik Müeyyed Camiine giden Sultan Selim’in, imamın minberde hutbe okurken, “Hâkim-ül-Haremeyn-iş-şerîfeyn” yâni “Mekke ve Medine’nin hâkimi” diye övmesi üzerine, “Hâkimi değil, hizmetkârı deyiniz” diye müdahale ederek, imamın tekrarından sonra gözyaşları içinde secdeye kapanarak, Allah’a hamdettiğinin Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e hatırlatılması gerekiyor. Bir bu muhteşem tevâzu karşısında halkın kalbinin büyük sultana karşı muhabbetle doluşuna, bir de Mübarek’in, Filistin’e gıda ve ilaç yardımı yapılabilen tek sınır kapısını açmayıp, Filistinlileri kaderleriyle baş başa bırakışına bakınız!
1948 yılında yerleştiği Filistin’i işgâl ettiği yemezmiş gibi, yıllardır Müslümanları katleden İsrail’e karşı dünyanın dört bir yanında tepkiler giderek yoğunlaşıyor. ABD’de, Yahudi kuruluşları İsrail’in kendilerini temsil edemeyeceğini ileri sürerken, Fransa’da 100 bin kişi, Londra, Endonezya’nın başkenti Cakarta ve Bolivya’da binlerce kişi İsrail’i protesto etti. Meksika’da ise halk tepkisini İsrail elçiliğine ayakkabı atarak gösterdi. Orantısız güç kullanarak çok sayıda uçak ve helikopterle hedef gözetmeksizin yasak olduğu hâlde masum halkın üzerine misket ve fosfor bombaları atmaya devam eden terörist devlet İsrail, kimseyi umursamıyor. Başbakan Erdoğan’ı, Ramallah kapısında yarım saat otomobilin içerisinde bekleten insanlıktan nasibini almamış böyle bir topluluğa devlet denir mi?
Bu nedenle diplomatik nezaketi bir kenara atıp, geçmişte ecdadı Osmanlılar tarafından İspanya’da soykırıma uğramaktan kurtarılan Yahudilere artık anlayacakları lisansa hitap etmek ve ilk olarak da uçaklarını Konya’dan kapı dışarı etmek şart oldu. AKP milletvekillerinin de acele tarafından Konya halkının öfkesinden Başbakan Erdoğan’ı haberdar etmesi, onun da gereğini yapması lâzım. Aksi hâlde Konya halkının öfkesini sandığa yansıtacağından kimsenin şüphesi olmasın!





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.