İsrail Vuruyor, Dualar Kabul Olmuyor!
Yayınlanma:
Baş belası İsrail, ne kendisi huzur buluyor, ne de Ortadoğu’ya huzur veriyor. Hele hele topraklarının üzerine kâbus gibi çöreklendiği gariban Filistin’in çektiği çile daha bir başka. Çetebaşı ABD’den aldığı destekle yıllardır mazlum insanların kanını döken Yahudiler bu defa Hamas direnişini bahane ederek hastane, mesken, cami, okul ve hatta ambulans ayırımı yapmadan bombalayıp, kelimenin tam anlamıyla soykırım yapıyor. Yıllarca taş atarak kendilerini savunmaya çalışan çocukların üzerine ateş açmaları yetmezmiş gibi, son günlerde uçak ve helikopterlerden attıkları bombalarla yüzlerce kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç insanı öldürerek kelimenin tam anlamıyla soykırım uygulayan İsrail, şimdi de kara harekâtı başlatarak Gazze’yi kuşatıp, insanları gıdasız, yaralıları ilaçsız bırakıp, toplu ölüme mahkûm etmeye niyetlenmiş görünüyor.
Uzmanlar hedef gözetmeden sivil halkın üzerine atılan zehirli bombaların 25 yıl önce yasaklandığını bildire dursunlar, sadece bir saatlik şiddetli çatışmalarda 12 çocuk ve aynı aileden 12 kişinin hayatını kaybetmesi soykırıma çarpıcı örnek olarak gösterildi. Türkiye, acil ateşkes çağrısı yaparken, İsrail’in ağababası Amerika’dan olumlu bir müdahale beklenmiyor, ancak Birleşmiş Milletler ve AB’nin kılı kıpırdamıyor. 1974’te Kıbrıs barış harekâtı sırasında Türk Ordusu’nun derhâl ateşi kesip, ilerlemeyi durdurmasını isteyen, Irak’ın Kuveyt’e saldırısına kısa sürede müdahale eden Birleşmiş Milletlerden, aciliyet isteyen İsrail’in Gazze’yi bombalaması konusunda hiçbir karar çıkmadı. Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, Suriye, Ürdün, Mısır ve Suudi Arabistan’daki temasları ve yaptığı çağrıya sadece Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve İspanya Başbakanı Zapatero’dan geldi.
Ne yazık ki, Amerika’dan icazet almadan tek kelime edemeyen Suudi Arabistan Kralı Abdullah b. Abdülaziz’den ses çıkmazken, Hamas ve El-Fetih’i kasteden dışişleri bakanı “Onlar önce bir araya gelsin” diyerek, işin içinden çıkmayı tercih edip, 1.5 milyar İslâm âleminin duyarsızlığına en güzel örneğini verdi. Filistinliler’e Mısır sınırını kapatan Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ve Ürdün Kralı Abdullah’tan “Tık” yok. Yahudi katliamına seyirci kalan Müslüman devletlerine “Müslümanların kardeş olduğunu”, mahşer günü bunun hesabının mutlaka sorulacağını nasıl hatırlatmak gerektiğini bilemiyorum.
Türkiye’nin dört bir yanında düzenlenen mitinglerde milletimiz hançeresi yırtılırcasına haykırarak katil İsrail’i lânetliyor. Endonezya’nın başkenti Cakarta’dan Rusya’nın başkenti Rusya’ya, Ürdün’ün başkenti Amman’dan Afganistan’ın başkenti Kâbil’e, Kenya’nın başkenti Nairobi’den Hindistan’ın işgali altındaki Cammu Keşmir’e, İran’ın başkenti Tahran’dan Avustralya’nın başkenti Sidney’e, Belçika’nın başkenti Brüksel’den Suriye’nin başkenti Şam’a, Filipinler, Pakistan, Mısır, Libya, Irak, Fas, Pakistan ve diğer Afrika ülkeleri, hatta İsrail’in başkenti Tel Aviv’e kadar milyonlarca insan Yahudi kasaplarını protesto ederken, elinden duadan başka bir şey gelmemenin çaresizliğiyle yüreği sızlıyor. Mitingler büyük bir kinin göstergesi olduğu hâlde, ne yazık ki göz yaşları içinde yaptığımız dualar kabul olmuyor. Bir hocaefendi bu konuda “Cihad zaferi için dua eden Sahabeler duasının kabul olması için önce kendileri cihada katılırlar, başka zamanda da dualarının kabulü için önce sadaka vererek, amellerini taleplerinin önüne koyarlarmış” diyor.
Şahsi kanaatim, başta ülkemizin Müslümanları olmak üzere, ümmetin hakları birbirine karıştığı için dualarımız kabul olmuyor. İslâm düşmanları türlü hile ve desiselerle bizlere hakkı hukuku unutturdu. Ne yapsak bilemiyorum. Gelecek yıldan tezi yok, mahşer gününün provası olan Arafat’ta toplanan Müslümanlar gözyaşları dökerek Allah’tan af dileyerek, farkında olarak, ya da olmadan birbirlerine geçmiş olan haklarını helâl etseler acaba faydası olur mu? Yine de “ümidimizi kesmeden ‘Yarabbi. Peygamber Efendimiz’in, Muharrem ayının, Hz. Hüseyin ve bütün şehitlerin, daha hayatı tanımadan katledilerek Resûl-i Ekrem’in kucaklayıp, mânevî himayesine aldığı bîgünâh sabîlerin, sevdiklerinin, Seni sevenlerin, kılınan namazların, tutulan oruçların, kan ağlayan Filistin ve Gazze’nin hürmetine, zâlimlerin zulmüne direnen kullarına yardımını geciktirme, bütün Müslümanları muhafaza eyle, selâmete çıkar, kâfirleri Kahhar isminle kahreyle’ diyerek duamızı eksik etmeyelim” diyorum.
Mitingler, protestolar, sözlü ve yazılı tepkiler, dualar kalbi taşlaşmış kanlı katillere fayda etmiyor. 1980 darbesinden sonra Başbakan yapılan Bülent Ulusu bile yıllar önce zalim Yahudilerin gerçek yüzünü görmüş olmalı ki elçimizi geri çekerek İsrail ile diplomatik temasları asgariye indirmişti. Biz bugün hiç olmazsa aynı uygulama ile tavrımızı ortaya koyamaz, Muharrem ayında Müslümanlara bomba yağdıran İsrail uçaklarını, destursuz girip çıktıkları “Belde-i Muhayyere” olan Konya’dan kovamaz mıyız? Çevik Bir’in imzaladığı, savaş uçaklarımızın modernizasyonunu ve tanklarımızın bakımı ile ilgili anlaşmayı yırtıp, İsrail mallarını boykot edemez miyiz? Korku ile yaşamaktansa, bir defa ölmek daha evlâ değil mi? Yoksa elimiz mahkûm mu?
Uzmanlar hedef gözetmeden sivil halkın üzerine atılan zehirli bombaların 25 yıl önce yasaklandığını bildire dursunlar, sadece bir saatlik şiddetli çatışmalarda 12 çocuk ve aynı aileden 12 kişinin hayatını kaybetmesi soykırıma çarpıcı örnek olarak gösterildi. Türkiye, acil ateşkes çağrısı yaparken, İsrail’in ağababası Amerika’dan olumlu bir müdahale beklenmiyor, ancak Birleşmiş Milletler ve AB’nin kılı kıpırdamıyor. 1974’te Kıbrıs barış harekâtı sırasında Türk Ordusu’nun derhâl ateşi kesip, ilerlemeyi durdurmasını isteyen, Irak’ın Kuveyt’e saldırısına kısa sürede müdahale eden Birleşmiş Milletlerden, aciliyet isteyen İsrail’in Gazze’yi bombalaması konusunda hiçbir karar çıkmadı. Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, Suriye, Ürdün, Mısır ve Suudi Arabistan’daki temasları ve yaptığı çağrıya sadece Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve İspanya Başbakanı Zapatero’dan geldi.
Ne yazık ki, Amerika’dan icazet almadan tek kelime edemeyen Suudi Arabistan Kralı Abdullah b. Abdülaziz’den ses çıkmazken, Hamas ve El-Fetih’i kasteden dışişleri bakanı “Onlar önce bir araya gelsin” diyerek, işin içinden çıkmayı tercih edip, 1.5 milyar İslâm âleminin duyarsızlığına en güzel örneğini verdi. Filistinliler’e Mısır sınırını kapatan Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ve Ürdün Kralı Abdullah’tan “Tık” yok. Yahudi katliamına seyirci kalan Müslüman devletlerine “Müslümanların kardeş olduğunu”, mahşer günü bunun hesabının mutlaka sorulacağını nasıl hatırlatmak gerektiğini bilemiyorum.
Türkiye’nin dört bir yanında düzenlenen mitinglerde milletimiz hançeresi yırtılırcasına haykırarak katil İsrail’i lânetliyor. Endonezya’nın başkenti Cakarta’dan Rusya’nın başkenti Rusya’ya, Ürdün’ün başkenti Amman’dan Afganistan’ın başkenti Kâbil’e, Kenya’nın başkenti Nairobi’den Hindistan’ın işgali altındaki Cammu Keşmir’e, İran’ın başkenti Tahran’dan Avustralya’nın başkenti Sidney’e, Belçika’nın başkenti Brüksel’den Suriye’nin başkenti Şam’a, Filipinler, Pakistan, Mısır, Libya, Irak, Fas, Pakistan ve diğer Afrika ülkeleri, hatta İsrail’in başkenti Tel Aviv’e kadar milyonlarca insan Yahudi kasaplarını protesto ederken, elinden duadan başka bir şey gelmemenin çaresizliğiyle yüreği sızlıyor. Mitingler büyük bir kinin göstergesi olduğu hâlde, ne yazık ki göz yaşları içinde yaptığımız dualar kabul olmuyor. Bir hocaefendi bu konuda “Cihad zaferi için dua eden Sahabeler duasının kabul olması için önce kendileri cihada katılırlar, başka zamanda da dualarının kabulü için önce sadaka vererek, amellerini taleplerinin önüne koyarlarmış” diyor.
Şahsi kanaatim, başta ülkemizin Müslümanları olmak üzere, ümmetin hakları birbirine karıştığı için dualarımız kabul olmuyor. İslâm düşmanları türlü hile ve desiselerle bizlere hakkı hukuku unutturdu. Ne yapsak bilemiyorum. Gelecek yıldan tezi yok, mahşer gününün provası olan Arafat’ta toplanan Müslümanlar gözyaşları dökerek Allah’tan af dileyerek, farkında olarak, ya da olmadan birbirlerine geçmiş olan haklarını helâl etseler acaba faydası olur mu? Yine de “ümidimizi kesmeden ‘Yarabbi. Peygamber Efendimiz’in, Muharrem ayının, Hz. Hüseyin ve bütün şehitlerin, daha hayatı tanımadan katledilerek Resûl-i Ekrem’in kucaklayıp, mânevî himayesine aldığı bîgünâh sabîlerin, sevdiklerinin, Seni sevenlerin, kılınan namazların, tutulan oruçların, kan ağlayan Filistin ve Gazze’nin hürmetine, zâlimlerin zulmüne direnen kullarına yardımını geciktirme, bütün Müslümanları muhafaza eyle, selâmete çıkar, kâfirleri Kahhar isminle kahreyle’ diyerek duamızı eksik etmeyelim” diyorum.
Mitingler, protestolar, sözlü ve yazılı tepkiler, dualar kalbi taşlaşmış kanlı katillere fayda etmiyor. 1980 darbesinden sonra Başbakan yapılan Bülent Ulusu bile yıllar önce zalim Yahudilerin gerçek yüzünü görmüş olmalı ki elçimizi geri çekerek İsrail ile diplomatik temasları asgariye indirmişti. Biz bugün hiç olmazsa aynı uygulama ile tavrımızı ortaya koyamaz, Muharrem ayında Müslümanlara bomba yağdıran İsrail uçaklarını, destursuz girip çıktıkları “Belde-i Muhayyere” olan Konya’dan kovamaz mıyız? Çevik Bir’in imzaladığı, savaş uçaklarımızın modernizasyonunu ve tanklarımızın bakımı ile ilgili anlaşmayı yırtıp, İsrail mallarını boykot edemez miyiz? Korku ile yaşamaktansa, bir defa ölmek daha evlâ değil mi? Yoksa elimiz mahkûm mu?





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.