İnsanı İnsan Olmaktan Çıkaran Güdüler
Yayınlanma:
İnsanı insan olmaktan çıkaran üç güdü vardır. Bu güdüler; fizyolojik ihtiyaçları karşılama güdüsü, iktidar güdüsü ve cinsel güdüdür.
Fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşılama güdüsü ile ilgili olarak en güzel sözü atalarımız söylemiştir: “Aç tavuk ambarı deler.”
İktidar güdüsü ile ilgili olarak “bütün sanatların gayesi bir iktidar ele geçirmektir” sözü, iktidar güdüsünün etkisini çok iyi anlatır.
Cinsel güdünün ise Freud’den bu yana ne kadar zalim bir bilinçaltı oluşturduğu bilinmektedir.
Hayat aslında bu üç güdünün bileşkesidir. Bu üç güdünün herhangi birisinin aşırı biçimde abartılması, insanoğlunun ahlakını tartışma konusu yapar. Her üç güdünün de itici motivasyonlarına karşı, koruyucu ahlaki ve toplumsal denetimin devreye girmesi gerekir. Bu aşamada Freud’un; İd, Ego, Superego kavramlarını hatırlamak gerekir.
Merdi namertten, mümini münafıktan, arlıyı arsızdan, namusluyu namussuzdan ayırt eden normları kaybolmuş toplumlarda, yaşamak işkence halini alır. Günümüzde Postmodernizm böyle bir dünyayı dayatır.
Dostoyevki’nin şu sözünü benimsememek mümkün mü?
“-Tanrı yoksa her şeye izin vardır.”
Allah inancı olduğunu söyleyen insanlar, Allah’tan korkmadan gayri meşru cinsel güdülerinin esiri olamazlar. Ayrıca insanların şeref ve haysiyetleri ile de oynamazlar. Mahremlerini deşifre etmezler.
Konu ile ilgili Mevlana’nın şu sözleri her döneme ışık tutmuştur:
“Müminlerin kusurunu örtmede toprak gibi ol.”
Şayet Allah’tan korktuğunu söyleyen bir mümin; gayri meşru cinsel güdüsünün esiri oluyorsa veya insanların şeref ve haysiyeti ile oynuyorsa, Dostoyevski’nin dediği kurala uyuyorlar demektir. Yani “Tanrı yoksa her şeye izin vardır.” İşte burada Makyevelli’nin, amacın aracı meşru kıldığı yolundaki vahşi ilkesi yürürlüğe girer.
Sayın Bay-Kal’ın; cinsel güdüsünün esiri olup olmadığını bilemiyoruz ama kaset servisinin Dostoyevski’nin dediği kurala uygun olduğunu söyleyebiliriz. İster Bay-Kal’ın karşıtları tarafından servis edilsin, ister bir başka kişi ya da cemiyet tarafından servis edilsin, “şüyuu vukuundan beter”dir.
Şahsen benim kafamdaki soru şudur: Bu olaydan sonra NATO’da formasyon eğitimini tamamlayan Hikmet Çetin, nasıl bir yol izleyecektir?
Bu sorunun cevabını zaman bize verecektir. Formasyon eğitimi alan Hikmet Çetin’in izleyeceği yol, bize Sam Amca’nın çalışmaları ve izlediği yol ile ilgili de bilgi verecektir.
Şayet Bay-Kal olayında, NATO’nun formasyon eğitiminin etkisi yoksa, Sam Amca bu konularda çalışmalar yapmıyorsa içimizden yapılan bir entrikaysa, söylenecek sözümüz vardır. Bunu yapsa yapsa, dini ya da ahlakı yalnızca şekil, görüntü ve söylemden ibaret olan yapmıştır. Dini ya da ahlaki söylemler aynı kalitedeki eylemi üretmiyorsa, ortada büyük bir çelişki yok mudur? İçi, özü, cevheri olmayan yalnız görüntüden ibaret inanç gösterileri, içeriği olmayan insan davranışlarına neden olmaktadır. Şekilden ibaret, içi boşaltılmış, özü olmayan inanç algısı, her çeşit amacın aracı olmaya hazır insan tipi ortaya çıkarmaz mı?
Bay-Kal hadisesinde şayet Hikmet Çetin senaryosu yoksa, ülkemizdeki değer çözülmeleri sonucu özünü kaybetmiş birileri tarafından yapılıyorsa, durum gerçekten çok vahimdir. Değersizliği, ahlâksızlığı, onursuzluğu, hatta ve hatta dinsizliği, ahlâki ve dini değerlerin gölgesi altında sürdürmek, ülkemiz için tam faciadır.
Fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşılama güdüsü ile ilgili olarak en güzel sözü atalarımız söylemiştir: “Aç tavuk ambarı deler.”
İktidar güdüsü ile ilgili olarak “bütün sanatların gayesi bir iktidar ele geçirmektir” sözü, iktidar güdüsünün etkisini çok iyi anlatır.
Cinsel güdünün ise Freud’den bu yana ne kadar zalim bir bilinçaltı oluşturduğu bilinmektedir.
Hayat aslında bu üç güdünün bileşkesidir. Bu üç güdünün herhangi birisinin aşırı biçimde abartılması, insanoğlunun ahlakını tartışma konusu yapar. Her üç güdünün de itici motivasyonlarına karşı, koruyucu ahlaki ve toplumsal denetimin devreye girmesi gerekir. Bu aşamada Freud’un; İd, Ego, Superego kavramlarını hatırlamak gerekir.
Merdi namertten, mümini münafıktan, arlıyı arsızdan, namusluyu namussuzdan ayırt eden normları kaybolmuş toplumlarda, yaşamak işkence halini alır. Günümüzde Postmodernizm böyle bir dünyayı dayatır.
Dostoyevki’nin şu sözünü benimsememek mümkün mü?
“-Tanrı yoksa her şeye izin vardır.”
Allah inancı olduğunu söyleyen insanlar, Allah’tan korkmadan gayri meşru cinsel güdülerinin esiri olamazlar. Ayrıca insanların şeref ve haysiyetleri ile de oynamazlar. Mahremlerini deşifre etmezler.
Konu ile ilgili Mevlana’nın şu sözleri her döneme ışık tutmuştur:
“Müminlerin kusurunu örtmede toprak gibi ol.”
Şayet Allah’tan korktuğunu söyleyen bir mümin; gayri meşru cinsel güdüsünün esiri oluyorsa veya insanların şeref ve haysiyeti ile oynuyorsa, Dostoyevski’nin dediği kurala uyuyorlar demektir. Yani “Tanrı yoksa her şeye izin vardır.” İşte burada Makyevelli’nin, amacın aracı meşru kıldığı yolundaki vahşi ilkesi yürürlüğe girer.
Sayın Bay-Kal’ın; cinsel güdüsünün esiri olup olmadığını bilemiyoruz ama kaset servisinin Dostoyevski’nin dediği kurala uygun olduğunu söyleyebiliriz. İster Bay-Kal’ın karşıtları tarafından servis edilsin, ister bir başka kişi ya da cemiyet tarafından servis edilsin, “şüyuu vukuundan beter”dir.
Şahsen benim kafamdaki soru şudur: Bu olaydan sonra NATO’da formasyon eğitimini tamamlayan Hikmet Çetin, nasıl bir yol izleyecektir?
Bu sorunun cevabını zaman bize verecektir. Formasyon eğitimi alan Hikmet Çetin’in izleyeceği yol, bize Sam Amca’nın çalışmaları ve izlediği yol ile ilgili de bilgi verecektir.
Şayet Bay-Kal olayında, NATO’nun formasyon eğitiminin etkisi yoksa, Sam Amca bu konularda çalışmalar yapmıyorsa içimizden yapılan bir entrikaysa, söylenecek sözümüz vardır. Bunu yapsa yapsa, dini ya da ahlakı yalnızca şekil, görüntü ve söylemden ibaret olan yapmıştır. Dini ya da ahlaki söylemler aynı kalitedeki eylemi üretmiyorsa, ortada büyük bir çelişki yok mudur? İçi, özü, cevheri olmayan yalnız görüntüden ibaret inanç gösterileri, içeriği olmayan insan davranışlarına neden olmaktadır. Şekilden ibaret, içi boşaltılmış, özü olmayan inanç algısı, her çeşit amacın aracı olmaya hazır insan tipi ortaya çıkarmaz mı?
Bay-Kal hadisesinde şayet Hikmet Çetin senaryosu yoksa, ülkemizdeki değer çözülmeleri sonucu özünü kaybetmiş birileri tarafından yapılıyorsa, durum gerçekten çok vahimdir. Değersizliği, ahlâksızlığı, onursuzluğu, hatta ve hatta dinsizliği, ahlâki ve dini değerlerin gölgesi altında sürdürmek, ülkemiz için tam faciadır.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.