Bilgelerin Yalnızlığı-1

​İnsan şu dünyada en az kendini tanır. Karşısındaki kişinin kızgınlıklarını, sevinçlerini, önem verdiği şeyleri kendi aklında değerlendirip bunların altında yatan duygu ve düşünceleri analiz eder; ama kendine bunu yapamaz. Duyguları, kendine olan aşırı düşkünlüğü aklını örter. Kendine dışarıdan bakabilmek çok büyük bir irade ve akıl ister. Kendini fark etmek, kendini tanımak, kendine hâkim olmak dünyanın en büyük fethidir. Çünkü insan tüm âlemi kendinden çıkarak manalandırabilir. İnsan aklı tecrübe etmediği bir duyguyu anlayamaz; her şeyi zıtlıklar üzerinden kıyas yaparak kendi bilgi ve duygu dünyasına göre anlamlandırabilir. Bildiği renklerin dışında bir renk hayal edemez. Her şeyi daha önce bildiği bir şeye benzeterek tasavvur eder.
​Bu yüzden insan aklı, Allah'ın zâtının mahiyetini kuşatamaz; akıl O'nun eserleri üzerinde yürür, zâtının hakikatinde durur.
​İnsanın tüm âlemi kendinden yola çıkarak bilmesini en güzel Yunus anlatmış:
​"Her neye bakarsan kendi yüzündür;
Kimde ne görürsen kendi özündür."
​İnsan kendini tanıdıkça varoluşun ve arkasındaki aklı anlayabilir.
"Aklın en üstün mertebesi, insanın kendi nefsini tanımasıdır." demiş İmam Rıza; ne kadar güzel.
​Herakleitos ise şöyle söylemiş:
"Kendini tanımayan evreni anlayamaz. Çünkü insan, kosmosun bir parçası değil, onun bir yankısıdır. Ruhun akışıyla evrenin düzeni arasında gizli bir benzerlik vardır. Kendi içindeki düzeni keşfeden, evrensel aklı da sezebilir."
​Ancak bu kadar güzel tarif edilebilirdi. Bu söz bana insanın yaratılışını hatırlattı.
​Allah'ın insana ruhundan üflemesi nasıl bir şeydir? İnsanın nefsi nedir ve nefsinin derinliklerinden gelen duygu ve düşünceler nelerdir? Aklın mahiyeti nedir? Bütün bunlara bir cevap bulmadan, insanın içindeki karanlığın üstüne korkusuzca gitmeden aydınlanmak mümkün değildir. Dinler bize insanın en büyük düşmanının kendi nefsi olduğunu ve nefsinin zaaflarını şeytanın iyi bilip onu şaşırttığını söyler.
İnsan tanımadığı bir düşman ile nasıl baş edebilir?
​İnsanın içinden geçen bütün duygu ve düşüncelerin kaynağını bulmadan ona hâkim olması mümkün değildir. Bunları sadece bastırmak, başka bir yerden patlamasına sebep olur.
En iyi kaptan; kendini, gemisini, denizi, rüzgârı bilen, gemisinin alabileceği kadar yük yüklenen, akıl ve irade ile hareket edendir. Güvenli limana ancak onlar ulaşabilir.
Hacı Bektaş-ı Velî ne güzel söylemiş:
"Marifet nefsi silmek değil, bilmektir."
​İslâm'ın ilk emrinin "oku" olması manidardır. Eskiler, bir insan için çok güzel tespitler yapan kimseye "adamın ruhunu okudu" derlerdi. Bizden böyle bir okumanın istendiğini düşünüyorum: Allah'ın ayetleri olan insanı, kâinatı ve eşyayı okumak...
​Ben inşaat mühendisiyim. Üniversitedeyken Manavgat Oymapınar Barajı'na gitmiştik. Beton perde bir baraj… Biz barajın perde duvarının üstünde ilerledik; bir yanı ağzına kadar suyla dolu, diğer yanı uçurum. Perde duvar suyun basıncından zangır zangır titriyordu; içim ürperdi. Sonra şöyle düşündüm: Bu baraj uzaydan bakılsa bir damla su bile değil. Koca dünya bile bir nokta kadar değil. Dünya ki içi erimiş madenlerle dolu; biz onun elma kabuğu gibi bir bölümünde yaşıyoruz, hatta bazen donuyoruz. Dünya kendi etrafında uçak hızıyla, saatte 1.650 km hızla dönüyor; Güneş'in etrafında ise saatte 107.000 km hızla dönüyor. Güneş sistemi de Samanyolu Galaksisinde saatte 828.000 km hızla merkezdeki bir kara deliğin etrafında dönüyor; hem de milyarlarca yıldızla beraber.
Dünyanın dört milyon katı kütlesine eşit bu kara delikte nasıl bir çekim kuvveti, nasıl bir cezbe var!
Bu ne dehşet verici bir hareket!
Üstelik buna benzer bir hareket en küçük yapı taşı olan atomda da var. Taş olarak gördüğümüz bir cismin içinde korkunç bir kâinat gizli.
​Ben bazen dağ yürüyüşleri yaparım. Dağın başında üç tane taşı üst üste görsem "Buradan bir insan geçmiş." derim. Bana "Tek katlı bir duvar yapalım." deseler, "Temel yapın." derim. Bu kadar büyük bir kâinat temelsiz bir şekilde, havada, çok yüksek hızlarda, ahenk içinde, kimsenin haberi olmadan, kimseyi sarsmadan dönüyor. Bunun kendiliğinden olması mümkün mü?
Kur'an bize, "Şüphesiz her şeyin hassas bir ölçüye, yasaya göre dengede yaratıldığını" söyler. Makrodan mikroya tam da böyle olduğu görülüyor.
​Spinoza şöyle söylemiş:
"Tanrı korkulacak bir varlık değildir; anlaşılması gereken bir zorunluluktur. Eğer onu doğanın düzeninde, aklın işleyişinde ve varoluşun sürekliliğinde görebilirsen, korku yerini hayranlığa bırakır. Gerçek Tanrı bilgeliği, hayranlıkla düşünebilmektir."
Spinoza'nın bu sözü bizi aklın kıyısına getiriyor.
​Biz Allah'ın gücü ve kudreti karşısında, bu sonsuz ilminin azameti karşısında teslim olmaktan başka ne yapabiliriz?
​İnsan düşünen bir varlık; ruhunda bir sebep–sonuç ilişkisi ve tutarlılık arıyor.
Mesela ben lisedeyken fizik hocamız elindeki taşı göstererek şöyle demişti:
“Şu taşı ışık hızıyla cama fırlatsak, camı kırmadan geçer.”
Ben bunu algılamakta zorlanmıştım. Sonradan anladım ki bir taşa ışık hızı verebilsek zaten boyut değiştirmiş olacak; maddeden kurtulup bir ışık haline gelecek. Bu, bende şöyle bir düşünce uyandırdı:
Bütün bir kâinatı ışık hızıyla fırlatsak, gördüğümüz tek şey bir ışık, bir ziya, bir nurdan başka bir şey olmayacak. Acaba kâinat yaratılmadan evvel Allah, bütün bir kâinatı dolduran nurunun önüne kudretten perdeler koyup "Ol" emriyle onun hızını kesti; belli bir frekans ve titreşimde farklı görünen maddeler haline mi dönüştürdü?
​Eğer öyleyse bu nur akışının sürekli olması lazım.
Acaba Molla Sadrâ'nın dediği gibi kâinat "her dem yeniden mi yaratılmakta"?
Bizim zaman dediğimiz şey, yaratılışlar arasındaki fark mı?
Bir film şeridi gibi, bizim göremediğimiz bir hızda olduğu için biz onu canlı ve hareket eder gibi mi görmekteyiz?
Bizler her an farklı yaratıldığımızdan mı yaşlanıyor ve ölüyoruz?
Dünyada iyi, kötü, güzel ne varsa aynı nurun bir parçası mı?
İbn Arabî başta olmak üzere Vahdet-i Vücûd anlayışına sahip olanlar bundan mı bahsediyordu?
"Allah'tan başka bir şeyin varlığının olması şirktir. Görünen her şey O'nun farklı tezahürüdür. O'ndan başka hiçbir şey yoktur, sadece O vardır." derken böyle bir şeyi mi anlatmak istiyorlardı?
​Molla Sadrâ'nın söylediği "her dem kâinat yeniden yaratılmakta" düşüncesi, Kartezyen felsefenin soğuk ve mekanik anlayışını kökten yok ediyor. Her an yeniden yaratılmış olmak, Allah'ın "ol" emrinin tecelliğahı olmak çok heyecan verici. İbn Arabî'nin Vahdet-i Vûcûd anlayışı çok eleştirilse de insanın maddeden kıyasla hakikati anlaması zaten imkânsızdır; bu, benim taşın camı kırmadan geçemeyeceğini düşünmem gibi.
​Peygamberimizin "Ya Rabbi, bana eşyanın hakikatini göster." diye dua etmesini nasıl anlamalıyız?
İnsanın kendini, kâinatı ve eşyanın hakikatini bilmesi ruhunda nasıl bir yankı bulacak?
"Kendini bilen Rabbini bilir" dedikleri sır burada mı?
Bütün bunlar ne kadar büyük bir güç ve kudret ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Ne büyük bir ilim, ne büyük bir azamet...
Her anımızla O'na ne kadar muhtacız...

​Tamer Kalender

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Tamer Kalender Arşivi

Kerpiç Ev

31 Ağustos 2026 Pazartesi 12:45

DEVLETİN YALNIZLIĞI

17 Ağustos 2026 Pazartesi 15:15

Tahta Köprü

03 Ağustos 2026 Pazartesi 12:14

Aydost‘un Gölgesinde

20 Temmuz 2026 Pazartesi 11:23

_Firavun Yalnızlığı_

06 Temmuz 2026 Pazartesi 13:19

_KERBELÂ'NIN YALNIZLIĞI_

22 Haziran 2026 Pazartesi 10:53

Ariflerin Yalnızlığı

08 Haziran 2026 Pazartesi 10:20

Aşıkların Yalnızlığı

18 Mayıs 2026 Pazartesi 12:07

Annesini Kaybedenlerin Yalnızlığı

04 Mayıs 2026 Pazartesi 12:06

İflas Edenlerin Yalnızlığı

20 Nisan 2026 Pazartesi 11:42