İlgililer Nihayet Uyanabildi!
Hz. Mevlâna’nın vefatının 735. yıldönümü münasebetiyle şehrimize gelen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, semâ’nın eğlence vasıtası olmadığını ve göreve geldiği günden itibaren bu konuya eğildiğini öne sürerek “Semâ, bir inanışın dışa vurmuş şeklidir, semah da değildir. Geleneğin ritüellerine uygun olmadan, olur olmaz her yerde semâ yapılamayacaktır” diyor. Şeb-i Arus’un sevgiliye kavuşmak olduğunu dile getiren gönüller sultanı Hz. Pîr’in; Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Hacı Bayram Velî gibi Anadolu’daki mânevî değerlerden olduğunu ifade eden Günay, bu nedenle Konya’nın inanç turizminin dünyadaki önemli merkezlerinden birisi olduğunu kaydediyor.
Bakan Günay; Hz. Mevlâna’nın, Yunus Emre için “Hangi makama yükselip, nereye gitti isem bu Türkmen kocasının çarığının oranın eşiğinde çevrilmiş olduğunu gördüm” dediğini hatırlatarak, görevde kaldığı sürece, hatta her yıl Şeb-i Arus’ta bulunmak üzere Konya’ya geleceğini, Mevlâna için üniversiteler düzeyinde akademik çalışmalar yapılacağını söylüyor. Görüldüğü gibi Kültür ve Turizm Bakanının kayda değer en önemli sözü, oteller, restoranlar, turistik tesisler ve festivaller gibi, ticarî ve turistik amaçlı yerlerde semâ yapılmasının önüne geçildiğini açıklaması oldu.
Yıllardır uygun olmayan yerlerde sırf yerli ve yabancı turistlerle, değişik yörelerde festival, açılış töreni gibi vesilelerle halkın ilgisini çekmeyi amaçlayan semâ gösterisi yapılmaması gerektiğine dikkat çekerek, her şeyden önce evliyâ derecesinde bir din âlimi olan Hz. Mevlâna’nın ruhaniyetinin incitildiğine dikkat çekerek, bunun önüne geçilmesini isteyen birisiyim. Bakan Günay’ın, gecikmiş de olsa doğruyu, dolayısıyla da korsan semâ konusunda yozlaşmayı görerek, harekete geçtiklerini memnuniyetle görüyorum. Bununla birlikte, uygun olmayan yer ve mekânda tamamen rant amacıyla ehil olmayan kişilere semâ gösterisi yaptırılmasına engel olmak mümkün iken bugüne kadar niçin önlenmediğini doğrusu merak ediyorum. Mevlâna Hazretlerinin mânevî hayatımızdaki önemli yerine uygun biçimde anılması gerekirken, giderek amacından saptırıldığı konusunda yaptığımız uyarılara karşı gösterilen duyarsızlığı anlamakta güçlük çektiğimi belirtmek isterim.
Hz. Mevlâna; Belh’ten yola çıkarak birçok yerden geçtikten sonra, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) “Belde-i Muhayyere” olarak şeref bahşettiği Konya’yı kendisine ve aile efradına vatan seçen babası Sultan-ül Ulema Bahaeddin Veled’in vefatından sonra geçen 735 yıla rağmen mânevî dinamik olma özelliğini devam ettiriyor. Bu nedenledir ki asıl olan yıllar önce “Benim nâçiz bedenim burada durdukça bu belde zelzele, yangın ve sel gibi büyük afetlerden masun olacaktır” diyerek gelmiş ve gelecek olan bu belde halkının mânevî koruması altında olduğunun örneğini veren Hz. Pîr’in şahsiyetine uygun biçimde anılmasıdır. Konya’nın mânevî mimarlarından Hacı Veyis zâde Mustafa Kurucu Hocaefendi’nin vaazlarında “Konya, yerin altından idare edilir” dediğini hatırlayanlar eksik değildir. Büyük âlim Tâhir-ül Mevlevî’nin (Tâhir Ongun) “Kitabı var, fakat peygamber değil” şeklindeki sözleri Hz. Mevlâna’nın derecesini belirtmeye yeter sanırım.
Mevlâna Celaleddin-i Rûmi’yi anmak isterken ruhaniyetinin muazzeb olmamasına itina gösterilmesi gerekir. Bu hususta şâhit olduğum bir hatıramı nakletmek isterim:
1960’lı yıllarda Atatürk Spor Salonu’ndaki bir anma töreninde konuşmalardan sonra mutrib heyeti ve semazenler yerlerini aldı. Postnişin Mithat Bahari Beytur Mevlâna’yı temsil eden kırmızı posta oturunca da Kâni Karaca, o mükemmel yorumuyla Itri’nin bestesi “Na’at-ı Mevlâna” yı okumaya başladı. Bu sırada şeref tribünü’nün yanında Başbakanlık Basın-Yayın Genel Müdürlüğü’nden bir görevli film makinası ile arşiv için çekim yapıyordu. Yanındaki yardımcı da bunun için birkaç defa spot lâmbasını yakıp söndürünce postnişin, “Lütfen lâmbayı söndürün, biz burada Âyin-i şerif icra ediyoruz. Rahatsız etmeyiniz” diye yüksek sesle uyarıda bulunmuştu. Anladım ki, kendileri o anda sanki “Huzur-ı Mevlâna” da ve âdeta Hz. Pîr’in rahatsız olmasından çekinir gibiydi. Nitekim, yıllar önce anma törenleri için şehrimize gelmiş olan Mevlevî muhiblerinin törenlerden sonra evlerde yaptıkları zikirlerde de tam bir tarikat âdâbının hâkim olduğunu gördüm.
Bunun için, uygun olmayan yerlerde tamamen ticarî amaçla başvurulan semâ gösterilerinin önüne geçilmesine karar verilmiş ve maksada aşan gösterilere sınırlama getiriliyor iken, Hz. Mevlâna’nın adının şeker, otel, lokanta, bakkal, börek, sözde peşrev, kaşık, tabak, çanak vs. gibi ticarî emtiada kullanılmasına da engel olunuverse ya! Semâ gibi, Hz. Pîr’in şuna buna yakıştırılması son derece çirkin ve hatırasına saygısızlık olmuyor mu? Tabii sözüm, konunun önemini kavrayabilenler için geçerlidir.




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.