Güzel Tesadüfler

Köklü uygarlıkların merkezi Anadolu’yu tanımak, geçmiş tarihi bilmek ve yeryüzünü ibretle, hikmetle ve dikkatle okumak için çaba sarf etmek gerekir. Biz, medeniyetlerin beşiği canım Anadolu’nun görünenlerini veya bulunanlarını, tarihin taraflı tarafsız kaydettiklerini, yeryüzünün hayalin ve zevkin sınırlarını zorlayan fiziki şekillerini biliyoruz ve görüyoruz. Anadolu’nun henüz keşif edilmeyen hazineleri, tarihin kaydetmesine fırsat verilmeyen acı ve tatlı gerçekleri, yeryüzünün iklim kuşakları ve oluşumları aklın, ilmin ve tekniğin daha da gelişmesini bekliyor.

Henüz insan kabiliyet ve zekâsı, ilim ve teknik bu büyük sırları açığa çıkarabilecek, bu gizli ve sırlı hazineleri keşfedip insanlığın hizmetine ve dikkatine sunabilecek güce ve dereceye ulaşmış değildir. İlim ve düşünce hiç mi ilerlemedi? Elbette tahminlerin üstünde ilerledi ve daha da ilerleyecek de. İlim ve düşünce ne kadar ileri giderse gitsin her zaman bu âlemin bir, bir değil birçok bilinmeyen noktası mutlaka bulunacaktır. İlmin hep ileri gitmesi ve düşüncenin sürekli gelişmesi için bilinenlerin yanında bilinmeyenlerin de olabileceğine hep inanılması normaldir ve ilmi gelişmelerde teşvik unsuru olarak bulunması şarttır.

Biz, bazı tarihi kalıntılardan ve eserlerden rastlantıların açığa çıkarmasıyla haberdar oluyoruz. Bu durum, yalnız bizde böyle değil, hemen hemen dünyanın her tarafında böyledir. Tarihi mezarlar, define arayıcıları tarafından bulunmakta ve tahrip edilmektedir. Mağaralar, kardan tipiden kurtulmak için sığınacak yer arayan koyun sürüleri ve çobanlar tarafından ortaya çıkarılmaktadır. Bir obruğa düşen bir çobanın kavalının, bir başka obrukta ortaya çıkması, iki obruk arasındaki bağlantıyı göstermektedir. Yazın sıcak günlerinde çalışmaktan sıkılan ve ter döken köylüler, su ihtiyaçlarını gidermek için çevrede sarnıç aramaktadırlar. Örenlerdeki tarihi kalıntıları, çanak çömleği çiftçinin sabanı, toprağı devirirken görünür hale getirmekte ve çift süren köylü öküzlerin ayağına çarpınca farkına varmaktadır. Böylesine tesadüfler toprağın altındaki tarihi eserlerin ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

Bakınız size tesadüflerin ortaya çıkardığı iki orijinal örnekten bahsetmek istiyorum:

Birisi; Aksaray Avanos yolu üzerinde bir köyde ortaya çıkarılan yer altı şehri.. Köyün ismini çok iyi hatırlamıyorum, ama Kavlaktepe köyü olabilir. Bize, bu köyde yeraltı şehri olduğu söylendi. Sora sora yeraltı şehrinin giriş yerini bulduk. Bir köylünün bahçesinde ve çardağının çok yakınında bir yer. O günlerde yeraltı şehrinin anahtarı o köylüde idi. “Neden bu anahtar sende?” diye sorduk. Köylü; “Bu yeraltı şehrini ben buldum.” dedi. Hikâyeyi şöyle anlattı: “Ben şuraya (yeraltı şehrinin kapısını gösteriyor) traktörümü park ediyordum. Yıllarca traktörüm bu yerde durdu. Bir gün sabah kalkınca traktörün olduğu yerin çöktüğünü gördüm. Şaşırdım ve köylülere haber verdim. Yardımlaşarak traktörü çökükten çıkarttık. Toprağın neye çöktüğünü merak ettik. Köylülerle toprağı temizlerken çukurdan bir kapı çıktı. Kapıdan içeri girdik. Tünele benzer bir çukur, toprağın altında uzayıp gidiyordu. Sonuna kadar gidemedik ve ilgililere haber verdik. İlgililer geldiler ve araştırdılar. Köyün altında bir yeraltı şehri olduğu anlaşıldı. Sen burayı on sene çalıştır diye anahtarı bana verdiler.”

Böylece yeraltı şehri, 1989 yılında tesadüfen ortaya çıkarılıyor. Biz toprağın üzerine köy kurmuşuz. Onlar (kim iseler) bizim köyün altına şehir kurmuşlar. İçeri girip, gidebildiğimiz kadarı ile yeraltı şehrini gezdik. Bir köylünün traktörünün toprağa gömülerek ortaya çıkardığı yeraltı şehri. Demek ki traktör toprağa gömülmeden önce burada bir yeraltı şehrinin olduğu bilinmiyordu. Toprağın üstünün haritası vardı, ama toprağın altının medeniyet ve yerleşim haritası yoktu. Traktör toprağı çökertmeseydi bu yeraltı şehri de ortaya çıkmayacaktı.

Diğeri; Antalya’nın Serik ilçesi Akbaş köyü Zeytin Taşı mağarası.

Cuma günü, Antalya’nın Serik ilçesinde idik. Cuma namazından sonra Serik müftüsü Mustafa Kutlu’yu makamında ziyaret ettik. Çalışkan ve gayretli bir arkadaşımız. Kısa bir hasbihalden sonra, “Bizim bölgemizde bir mağara var, sizi oraya götüreyim, enteresan bir yer görmeye değer.” dedi. Teklifi kabullendik ve mağaraya doğru yola çıktık. Mağara, gerçekten görülmeye değer bir yermiş. Yalnız bizi mağaraya götüren yol düzgün değil. Hadi diyelim ki biz, böyle yollara alışkınız. Sabırlı Anadolu’da çok örnekleri var. Bizim ömrümüz böyle yollarda geçti ve geçiyor. İyi ama buralara yabancılar da geliyor. Acaba onlar bu yolları nasıl karşılıyorlar. Onlara sormak lâzım. O kadar da önemli değil. Yol yapmasak da meraklı oldukları için nasıl olsa geliyorlar.

Yol kötü, ama manzara güzel. Zaten fazla uzak da sayılmaz; Antalya’ya 45, Serik’e 15 km uzaklıkta. Nihayet mağaraya ulaştık. Mağaranın deniz seviyesinden yüksekliği 220 m. Dağların tepesinde kar var. Dağların başlangıç noktası olan düzlükteki ağaçlar çiçek açmış, beyazlara bürünmüş. Dağların tepeleri gibi, ağaçların tepeleri de bembeyaz. Karşı sırtlar, Antalya tarafı. Korkunç; yangın sebebi ile tepeler tüyü yolunmuş tavuğa, yelesi kesilmiş küheylana dönmüş.

Mağaranın önünde güzel bir kır kahvesi var. Mağaranın üzerinde de koskocaman bir kaya. Kapaklanırcasına oturmuş ve mağarayı sahiplenmiş. Hikmetinden sual olunmaz, asırlarca da o mağarayı korumuş. Görevli kapıyı açtı ve mağaraya girdik. İçerisi aydınlatılmış olan mağara, iki kattan oluşmuş. Derinlik 14 metre, üst katın uzunluğu 136 metre. Alt kata henüz girilemiyor. Çünkü üst katın bitiminde, alt kata geçişi sağlayacak kuyu gibi bir yer var. İnmek mümkün değil. Döner merdiven yapılacakmış. Mağaranın tavanında oluşumu devam eden sarkıt, dikit ve sütunlar her türden damla taşlar ile kaplıdır. Uzunluğu 70 cm yi bulan sarkıtlar. Bu sarkıtların bir santimi yüz senede oluşurmuş. Ne kadar önemli olduğunu siz tahmin edin.

Biz gezerken mağaranın tavanından yağmur yağıyormuş gibi sular akıyordu. Mağarayı sıkılmadan ve bir daralma hissetmeden gezdik. Hattâ ferahladık bile. Mağarayı gezdikten sonra, kır kahvesinde çay içmek için oturduk. Mağaranın ortaya çıkışı enteresan. 1997 yılında, dağın, mağaranın girişinin bulunduğu kısmına, taş ocağı açmak istemişler. 10 metrelik yapay galeri sonunda mağara ortaya çıkmış. İyi ki dinamitleri patlatmadan önce mağara bulunmuş. Eğer ülkemiz için bir değer olan 15 milyon yıllık bu mağara, tesadüfen ortaya çıkmamış olsaydı kayayı parçalamak için atılacak dinamitlerle yok olup gidecekti.

Galiba bu ülkenin bizim dışımızda da bir sahibi var. Varlığımız ve geleceğimiz için önemli ve lüzumlu olan değerlerden haberdar oluyor, onları koruyor ve sonra bize teslim ediyor. 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi