Necip Fazıl Kocaman
Filistin Mücadelesi Terör müdür?
Filistin Mücadelesi Terör müdür?
Kavramların en çok eğilip büküldüğü, algıların gerçeğin önüne geçirildiği alanların başında uluslararası çatışmalar gelir. Filistin meselesi ise on yıllardır yalnızca askeri ve coğrafi bir kriz değil, aynı zamanda küresel çapta yürütülen büyük bir kavram savaşının merkez üssüdür. Bugün uluslararası kamuoyunu en çok bölen, medyada en sert şekilde çerçevelenen ve zihinleri meşgul eden temel bir soru var: Filistin mücadelesi bir terör faaliyeti midir, yoksa işgale karşı meşru bir hak arayışı mı?
"Terör" kavramının küresel güçler tarafından nasıl bir baskı ve meşrulaştırma aracına dönüştürüldüğünü ele almakta; Filistin halkının yürüttüğü mücadelenin İslami, hukuki ve ahlaki temellerini açıklamaktadır.
Günümüzde "terör" kavramı, net ve evrensel bir tanıma sahip olmaktan ziyade emperyalist güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirdiği siyasi ve ekonomik bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır. Başta ABD olmak üzere küresel aktörler, kendi otoritelerine karşı duran hareketleri ve yönetimleri "terörist" ilan ederek meşru hak mücadelelerini itibarsızlaştırmaktadır. Müslümanların bu tür kavramları batı merkezli tanımlarla değil, kendi inanç ve adalet süzgeçlerinden geçirerek değerlendirmeleri gerekir. Zulme karşı direnmenin terör olarak nitelendirilmesi, saldırganlığı ve sömürgeciliği aklama çabasından ibarettir.
Filistin halkının topraklarını savunması ve işgale karşı direnmesi Kur'an-ı Kerim ayetleri ve fıkhi hükümlerle sabittir:
Nisâ Suresi 75. ayette zayıf bırakılmış erkek, kadın ve çocuklar uğrunda mücadele edilmesi emredilirken; Bakara Suresi 191 ve 194. ayetler yurtlarından çıkarılan müminlerin nefsi müdafaa hakkını ve saldırganlara misliyle karşılık verilmesi gerektiğini bildirmektedir. Tevbe Suresi 36. ayet ise topyekûn saldırılara karşı Müslümanların ortak hareket etmesini şart koşar.
Hanefi fıkhının temel kaynaklarından el-İhtiyar başta olmak üzere İslam hukukunda, bir İslam toprağı saldırıya uğradığında cihadın tüm Müslümanlara "farz-ı ayn" (bireysel zorunluluk) haline geldiği belirtilmektedir.
İslam âlimlerinin ortak bildirilerine kadar tüm fetvalar, işgale karşı direnmenin farz olduğunu ve Filistin toprakları üzerinde işgal hâkimiyetinin meşrulaştırılamayacağını teyit etmiştir.
Filistin direnişinin; Türkiye'nin İstiklal Harbi'nden, Bosna-Hersek veya Çeçenistan'daki bağımsızlık mücadelelerinden prensipte hiçbir farkı yoktur. Hatta Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın peygamberler mirası ve ilk kıble olması, bu mücadeleye ilave bir manevi boyut kazandırmaktadır.
Vatanı gasp edilen ve devlet kurma imkânı elinden alınan halkların örgütlenerek güç kullanması, uluslararası teamüllere ve meşru müdafaa hakkına uygundur.
Temsil kabiliyetini ve caydırıcılığını yitirmiş özerk yapılar bahane edilerek halkın fiili direniş hakkı yok sayılamaz.
ABD himayesinde yürütülen ve caydırıcı garantisi bulunmayan sözde barış girişimleri, işgalcinin saldırganlığını pekiştirmekten öteye geçmemiştir. Tarihsel tecrübeler (örneğin 2005 Gazze çekilmesi), işgalin ancak fiili güç ve kararlı direnişle geriletilebildiğini göstermektedir.
Filistin direnişini "terör" veya "hatalı şiddet" olarak etiketlemek; bilgisizlik, çifte standart veya işgalcinin zulmünü meşrulaştıran küresel medya propagandasına teslim olmaktır. Gerçek bir barış ancak adaletin sağlanması, hakların iadesi ve işgalin tamamen sona erdirilmesi ile mümkündür.
Filistin bir gün özgür olacak…
“Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi. Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük suçtur.” (Nur Suresi 14-15)





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.