Ehl-i Kitap Olmak
Bir hattat dostum var. Hanımına, arkadaşları arası oturmada, “Beyiniz yine yazar mı?” diye sormuşlar. O da şöyle cevap vermiş: “Çocukların üçü de, okuyup mezun oldular ama babaları henüz mezun olamadı; hâlâ yazar...” Bunun gibi, yaş kemalini buldu ama, biz hâlâ kitap peşindeyiz. Yorulmadık, usanmadık, doymadık.
Şehrimizdeki belli kitapçıları, Rampalı Çarşı’dakileri, her hafta ziyaret ederim. Hemen hepsi de, iş yapamamaktan şikâyetçiler. Müşteri beklerler. Halbuki özellikle gençler bir bilseler, kitapçıların raflarında ne hazineler yatıyor. Hele birkaçında öyle kitaplar var ki, isteklilerinin olmamasına hayret ederim. Bizim öğrencilik yıllarımızda Konya’da bu kadar çok ve bir arada kitapçı yoktu. Hele yeni çıkan ciddî yayınlar zamanında gelmezdi. Bakıyorum, yurdumuzdaki üniversitelerin, Türk Tarih Kurumu’nun, Türk Dil Kurumu’nun, vilâyet ve belediyelerin, gönüllü kuruluşların, Vakıflar’ın yayınları bulunuyor. Hattâ, vaktiyle döne-dolaşa arayıp da bulamadığımız, yıllar sonra ancak Ankara veya İstanbul’daki sahaflardan temin edebildiğimiz kırk–elli yıl önce basılmış birçok ilmî eser, Rampalı’daki bazı dükkânların raflarında, kendilerine uzanacak dost ve ehil elleri ayakta bekliyorlar. Hemen her gidişimde, “Alıcısı maalesef yok hocam, bekliyoruz.” diyen kitabevi sahiplerinin karamsar çehresini gördükçe bilseniz ne kadar üzülüyorum.
Kendimizi aldatmayalım; okumuyoruz. Kitapla, okumakla aramız iyi değil. Kitap alma zevk, arzu, merak ve alışkanlığımız maalesef yok. Araştıracak olursak, buna birçok sebep gösterilebilir. “Ekonomik sıkıntılardan dolayı” alamadığını söyleyenlerin mazeretine olduğu gibi, “İyi ama günde tüketilen iki paketi, bir kitap bedelini geçen sigaraya parayı nasıl buluyor ve eliniz titremeden nasıl ödüyorsunuz?” serzenişine de yer ve kulak vermek istemiyorum. Çünkü bunlar, bu güne kadar pek çok defa tartışılmış ve biliyorum ki, taraflar biribirlerini ikna edememişlerdir. “Yumurta tavuktan mı, tavuk yumurtadan mı çıktı?” kabilinden tartışmalar sürüp gitmiş ama bir sonuç alınamamıştır.
Ben, kitap alma, okuma alışkanlığımızın kaybolmasının sebebini mensubu olmaktan daima onur ve kıvanç duyduğum mübarek mesleğin sahibi öğretmenlerimizin ve annelerin, babaların bu konuya yeterince önem vermemelerinden kaynaklandığı kanaatindeyim. Görevini yerine getirenlerin başarıları, benim bu kanaatimi doğrulayan en güzel delil ve izahdır.
Ortaokulda öğrenci iken öğretmenlerimizin kültürel konularda tavsiye ettikleri kitabı, yanımızda o gün yoksa, arkadaşımızdan emanet aldığımız para ile daha eve giderken kitapçıya uğrayarak aldığımızı hatırlıyorum. Hükümet’in karşısındaki “Meydan Kitabevi”nden bağrıma bastığım “Mefkureci Muallim”i, “Söz söylemek, İş Başarmak Sanatı”nı; İlerisindeki Üniversite Kitabevi’nden çantama yerleştirdiğim “İnsan Bu Meçhul”ü, “Kalk Borusu”nu, Kırmızı Kütüphaneden bulduğum “Beyaz Zambaklar Memleketinde”yi, “Nasıl Kazandılar, Nasıl Yükseldiler?”i bir an önce eve gidip okumak için yaşadığım sevinç ve heyecanı, aradan elli yıl gibi uzun zaman geçmesine rağmen unutamıyorum. Unutmak da istemiyorum.
Sadece ben mi? Yok, aynı çarkın dişlileri olan diğer birçok arkadaş böyle idik. Sıra oturmalarımızda şimdi bile zaman zaman o güzel hatıraları dile getirir, sürur duyarız. Bizi bu güzelliklere yönlendiren öğretmenlerimizi de rahmetle anarız. Bu zevkten mahrum bırakılan zavallı yeni neslin, zararlı dijital ortam, internet, tuzaklarıyla zehirlenen, uyuşturulan beyinlerini, donuklaşan zihinlerini, atıl ve pasif yaşantılarını düşünerek büyük bir hüzne kapılmaktan da, emeklilik yaşımıza rağmen kendimizi alamayız. Batılılar, sirkteki telde yürüyen canbazı seyrederken, gayr-i ihtiyarî olarak, olumlu düşünce ile: “Ha geçti, ha geçecek.” diye; Doğu ülkelerinde ise karamsarlık içerisinde, “Ha düştü, ha düşecek” diye seyrederlermiş derler. Şimdi biz burada ne boşuboşuna iyimser olarak, zamanı var canım, daha okuma alışkanlığını alırlar diye kendimizi aldatmayalım. Ne de, kuru kuruya bir ümitsizliğe kapılarak her şey bitti, biz adam olmayız gibi, zararlı telkinlere aldanıp, işin peşini bırakma yanlışını işlemeyelim deriz. Durum ne çok iyi, ne de çok kötü. Önümüzdeki fırsatlar elimizden kaçmadan ne olur, yavrularımıza sahip çıkalım. Üzerimize düşen görevi yerine getirmeye niyetlenip, harekete geçelim. Çare ve sileler bularak öğrencilerimize, çocuklarımıza kitap edinme ve okuma zevk ve alışkanlığını aşılayalım, kazandıralım. Nasıl mı? Bu konuda çok güzel sonuçlar alan meslekdaşlarımıza ve dostlarımıza bakarak, Onların yaptığı gibi.. Tabii ki, her şeyden önce kendimiz örnek ve önder olarak. Şimdi burada gözümüzü yumup bir an için düşünelim; çocuğumuza veya öğrencimize hangi kitabı ve en son ne zaman armağan etmiştik. Bir ay veya bir yıl önce mi? Yoksa, daha az veya daha çok zaman önce mi?
Ne olur bu nefs muhasebe ve murakabesini yapalım. Çünkü bu, önümüzü aydınlatmaya yarayacaktır. Birisi öyle demiş: “Garp’ta kalem, Şark’ta kelâm meşhurdur.” Bizce ikisi de lâzım. Çünkü biz “Avrasyalı”yız. Ama ne var ki, ikisinin de olgunluğu, kitaptan ve okumaktan geçer. Bu olmazsa, ne kalemin beti-bereketi, ne de kelâmın zevki ve güzelliği kalmaz.
Çalım, gösteriş hoş şey değildir ama unutmayalım ki, yeri gelince çalımlı yürüyerek ve koşarak “hervele” yapmak da sünnettir. Binaenaleyh, gösteriş de olsa, kim ne derse desin aldırmadan, büromuzun, odamızın bir köşesine, metre ve okka hesabı ile de olsa süs için bir kütüphane teşkil ve tesis edelim. Mevlâ sevap yazar, gönlümüzün muradını verir.
Bakınız Mart sonunda “Kütüphaneler Haftası” geliyor. Bunu fırsat bilmeye, öğrencilerimizle ve çocuklarımızla şehrimizde bir kütüphaneler gezisi yapmaya ne dersiniz?




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.