Domuzluk yalnız Domuz Aşısında mı?
Yayınlanma:
Durup durup ortaya salgın hastalık iddiaları atıldığı görülür. Bir zamanlar hac mevsimine yakın Suriye’de “Kolera” tehlikesinden bahsedilerek, Türk hacı adaylarının beraberinde götürdükleri, başta uzun müddet bozulmadan kullanılabilen “Kıyma” olmak üzere peynir, yoğurt, zeytin, tereyağı, zeytinyağı gibi çeşitli gıda maddelerine izin verilmez, Cilvegözü sınır kapısında ortaya yığılarak yakılırdı. O yıllarda Diyanet, ya da seyahat acenteleri tarafından yemek verilmediği için hacı adayları yiyecek götürmeye özen gösterir, abartılmış bahanelerle yiyeceklerinin, özellikle de Anadolu insanının baş gıda maddesi olan “Kıyma”nın ateşe verilmesine büyük tepki gösterirlerdi.
İlerleyen yıllarda Suriye, Ürdün, Lübnan gibi Ortadoğu ülkelerindeki iç karışıklıklar öne sürülerek Suudi Arabistan’a otobüs, minibüs ve özel araçla seyahate izin verilmeyince yolculuk Irak üzerinden yapılmaya başlandı. Daha sonra kara yoluyla yolculuk yasaklanarak, hacı adaylarının hava yolu ile nakledilmesi çare olarak görüldü. Çünkü; hac zamanı adayların büyük bölümü uzun yolculuk için elverişsiz ve klimasız olan binlerce otobüsle nakledilmesi, Mekke ve Medine’ye giriş çıkışları da büyük sorun oluşturuyordu. Aslında şartları uyan çok sayıda otobüs temininde de sıkıntı çekiliyordu. Geçmişte şartlar elverişli değildi, ancak otomobil ile yol boyunca kutsal mekânlarını ziyaret ederek seyahat etmek isteyenler de aynı uygulamaya tabi tutuldu. Ancak, günümüzde hiçbir sorun bahis konusu olmadığı için, geçtiğimiz günlerde gündeme getirildiği gibi, gelecek yıllarda kara yoluyla hac yolculuğu yapmak da mümkün olacak gibi görünüyor.
Kolera gündemden çıksa bile, önce “Asya gribi”, sonra da 2-3 yılda bir “Kuş gribi” tehlikesi ortaya atılmaya, onbinlerce canlı tavuk imha edilip, insanlar aşılanmaya, olağanüstü tedbirler alınmaya başlandı. Yetmezmiş gibi, galiba sıra “Domuz gribi” ne gelmiş olmalı ki, önce ABD ve Kanada’da ortaya çıkıp, Uzakdoğu’ya da sıçradığı belirtilen salgın bazı illerimizde de görülmeye başlarken, şimdi de Ankara, İstanbul ve Diyarbakır’ı etkisi altına aldı. Ankara’da bir ilkokulda önce birkaç öğrencide görülen “Domuz gribi” giderek yayılıyor. Yakın zamana kadar ülkemize giriş yapan birkaç Japon ve bir Kanadalı turistte rastlanan mikrop son bir hafta içinde süratini artırıp, dikkatler bu yeni salgına çevrilince, Sağlık Bakanlığı yurtdışından aşı getirtti. Ancak, söylentiler dolaşmaya, “Bu işte bir domuzluk var? Bu aşılarla insanlar kısırlaştırılıyor. Kimine göre aşı kampanyaları ile dünya soyuluyor” diye şöyle yazılmaya başlandı:
“Yılda 5 milyon dolarlık aşıya ihtiyacı bulunan Türkiye, domuz gribi için 500 milyon dolarlık aşı getirtti. Bu da dünya çapında harcanacak olan milyarlarca dolar paranın belli ülkelerin kasasına akacağını gösteriyor. Bir mikroba karşı bağışıklık sağlanırken, laboratuarlarda üretilen bir başka mikrobun zemininin hazırlandığı ileri sürülüyor. Domuz gribi aşısı için harcanacak olan paranın onda birine, Türkiye’de tesis kurularak yerli aşı üretilebilir. İnsanın ister istemez aklı karışıyor ve işin içinde bir domuzluk var mı diye düşünmeden edemiyor”
İddialar bundan ibaret değil. ABD basınında yer alan, domuz gribi aşısının içinde maddelerle ilgili şu bilgi notunu da eklemiş olalım:
“Alüminyum fosfat, Amonyum sulfat, domuz ve at kanı, tavşan beyni, köpek ve maymun böbreği, civciv embriyosu, tavuk ve kaz yumurtası, sığır serumu, doğmamış sığır serumu, formalin jelatin, köpekbalığı karaciğeri yağı, insan fetusu (cenin), maymun böbrek hücreleri, yıkanmış koyun kanı ile çeşitli sentetik ilaç ekstreleri”
Bu maddelerin bir kısmının kanserojen madde içerdiğine dikkat çekip, insan cenininin akıllara durgunluk verdiğini kaydeden MHP’li Sağlık eski bakanı Durmuş da Sağlık Bakanlığının aldığı Smith Klein, Pastör ve Novartis aşılarında alüminyum ve Skualen maddesinin olduğunu, aşının gerekliliği, öldürücü ve felç edici etkilerinin, bilim çevreleri ve halkımızda tedirginlik ve isteksizliğe yol açtığını söylüyor. “Domuz gribi aşısının içinde domuz virüsü genlerinin bulunmasının, Müslüman ve Musevilerin domuz gribi aşısı olmalarının caiz olup olmadığı” nı sorgulayıp, konuya dinî bir boyut kazandıran Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta ise, aşının satışında dinî faktörlerin etkisinin ortadan kaldırılmasının amaçlandığını dile getirerek, görüşünü “Kim ne derse desin, dünyada bu domuz gribi salgınında ve tedavisinde bir domuzluk olduğundan ciddi şekilde şüpheleniyorum” şeklinde bildiriyor. Ben de diyorum ki, “Bizde bir değil, birçok konuda benzer iddialar ortaya atılıyor, fakat kimsenin kılı kıpırdamıyor”
Birilerinin bu ve daha başka iddialara cevap vermesi gerektiğini ifade eden çevreler, “Bu işin içinde bir domuzluk olmasın sakın. Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz” diyor. Haksız da değiller. Çünkü; geçmiş yıllarda bir firmanın Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayınlanan tüzüğünde imal ettiği margarinin içinde domuz yağı bulunduğu açıkça belirtiliyordu, ancak bir gazeteci konuyu ortaya atınca bu ibare tüzükten çıkarıldı. Bu yüzden “Domuz gribi aşısı” konusuna ihtiyatlı olmak gerekiyor. Sağlık Bakanı Recep Akdağ bile Ankara Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi’nde test edilmekte olan ve önümüzdeki günlerde başlanacağı bildirilen aşılama ile ilgili “Aşı olmak zorunlu değil. İstemeyen olmaz” demek zorunda kaldı.
İlerleyen yıllarda Suriye, Ürdün, Lübnan gibi Ortadoğu ülkelerindeki iç karışıklıklar öne sürülerek Suudi Arabistan’a otobüs, minibüs ve özel araçla seyahate izin verilmeyince yolculuk Irak üzerinden yapılmaya başlandı. Daha sonra kara yoluyla yolculuk yasaklanarak, hacı adaylarının hava yolu ile nakledilmesi çare olarak görüldü. Çünkü; hac zamanı adayların büyük bölümü uzun yolculuk için elverişsiz ve klimasız olan binlerce otobüsle nakledilmesi, Mekke ve Medine’ye giriş çıkışları da büyük sorun oluşturuyordu. Aslında şartları uyan çok sayıda otobüs temininde de sıkıntı çekiliyordu. Geçmişte şartlar elverişli değildi, ancak otomobil ile yol boyunca kutsal mekânlarını ziyaret ederek seyahat etmek isteyenler de aynı uygulamaya tabi tutuldu. Ancak, günümüzde hiçbir sorun bahis konusu olmadığı için, geçtiğimiz günlerde gündeme getirildiği gibi, gelecek yıllarda kara yoluyla hac yolculuğu yapmak da mümkün olacak gibi görünüyor.
Kolera gündemden çıksa bile, önce “Asya gribi”, sonra da 2-3 yılda bir “Kuş gribi” tehlikesi ortaya atılmaya, onbinlerce canlı tavuk imha edilip, insanlar aşılanmaya, olağanüstü tedbirler alınmaya başlandı. Yetmezmiş gibi, galiba sıra “Domuz gribi” ne gelmiş olmalı ki, önce ABD ve Kanada’da ortaya çıkıp, Uzakdoğu’ya da sıçradığı belirtilen salgın bazı illerimizde de görülmeye başlarken, şimdi de Ankara, İstanbul ve Diyarbakır’ı etkisi altına aldı. Ankara’da bir ilkokulda önce birkaç öğrencide görülen “Domuz gribi” giderek yayılıyor. Yakın zamana kadar ülkemize giriş yapan birkaç Japon ve bir Kanadalı turistte rastlanan mikrop son bir hafta içinde süratini artırıp, dikkatler bu yeni salgına çevrilince, Sağlık Bakanlığı yurtdışından aşı getirtti. Ancak, söylentiler dolaşmaya, “Bu işte bir domuzluk var? Bu aşılarla insanlar kısırlaştırılıyor. Kimine göre aşı kampanyaları ile dünya soyuluyor” diye şöyle yazılmaya başlandı:
“Yılda 5 milyon dolarlık aşıya ihtiyacı bulunan Türkiye, domuz gribi için 500 milyon dolarlık aşı getirtti. Bu da dünya çapında harcanacak olan milyarlarca dolar paranın belli ülkelerin kasasına akacağını gösteriyor. Bir mikroba karşı bağışıklık sağlanırken, laboratuarlarda üretilen bir başka mikrobun zemininin hazırlandığı ileri sürülüyor. Domuz gribi aşısı için harcanacak olan paranın onda birine, Türkiye’de tesis kurularak yerli aşı üretilebilir. İnsanın ister istemez aklı karışıyor ve işin içinde bir domuzluk var mı diye düşünmeden edemiyor”
İddialar bundan ibaret değil. ABD basınında yer alan, domuz gribi aşısının içinde maddelerle ilgili şu bilgi notunu da eklemiş olalım:
“Alüminyum fosfat, Amonyum sulfat, domuz ve at kanı, tavşan beyni, köpek ve maymun böbreği, civciv embriyosu, tavuk ve kaz yumurtası, sığır serumu, doğmamış sığır serumu, formalin jelatin, köpekbalığı karaciğeri yağı, insan fetusu (cenin), maymun böbrek hücreleri, yıkanmış koyun kanı ile çeşitli sentetik ilaç ekstreleri”
Bu maddelerin bir kısmının kanserojen madde içerdiğine dikkat çekip, insan cenininin akıllara durgunluk verdiğini kaydeden MHP’li Sağlık eski bakanı Durmuş da Sağlık Bakanlığının aldığı Smith Klein, Pastör ve Novartis aşılarında alüminyum ve Skualen maddesinin olduğunu, aşının gerekliliği, öldürücü ve felç edici etkilerinin, bilim çevreleri ve halkımızda tedirginlik ve isteksizliğe yol açtığını söylüyor. “Domuz gribi aşısının içinde domuz virüsü genlerinin bulunmasının, Müslüman ve Musevilerin domuz gribi aşısı olmalarının caiz olup olmadığı” nı sorgulayıp, konuya dinî bir boyut kazandıran Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta ise, aşının satışında dinî faktörlerin etkisinin ortadan kaldırılmasının amaçlandığını dile getirerek, görüşünü “Kim ne derse desin, dünyada bu domuz gribi salgınında ve tedavisinde bir domuzluk olduğundan ciddi şekilde şüpheleniyorum” şeklinde bildiriyor. Ben de diyorum ki, “Bizde bir değil, birçok konuda benzer iddialar ortaya atılıyor, fakat kimsenin kılı kıpırdamıyor”
Birilerinin bu ve daha başka iddialara cevap vermesi gerektiğini ifade eden çevreler, “Bu işin içinde bir domuzluk olmasın sakın. Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz” diyor. Haksız da değiller. Çünkü; geçmiş yıllarda bir firmanın Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayınlanan tüzüğünde imal ettiği margarinin içinde domuz yağı bulunduğu açıkça belirtiliyordu, ancak bir gazeteci konuyu ortaya atınca bu ibare tüzükten çıkarıldı. Bu yüzden “Domuz gribi aşısı” konusuna ihtiyatlı olmak gerekiyor. Sağlık Bakanı Recep Akdağ bile Ankara Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi’nde test edilmekte olan ve önümüzdeki günlerde başlanacağı bildirilen aşılama ile ilgili “Aşı olmak zorunlu değil. İstemeyen olmaz” demek zorunda kaldı.





Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.