Başmüezzin Flornalı İsmail Efendi (2)

O genellikle camiin kuzey-batı köşesindeki minarede, ikinci müezzin de diğerinde ezan okurdu. Konya’daki bütün müezzinler iftar olsun, imsak olsun, İsmail Efendi’nin sesini bekler, onun başlaması üzerine, ezan okumaya başlarlardı. O yılların gün ve gecelerini yaşayanlar gayet iyi bilirler ki, Konya’nın gök kubbesi, merkezi Türbeönü olan ve buradan etrafa daire daire açılarak yayılan gür bir ezan-ı Muhammedî terennümâtı ile dolardı..

İsmail Efendi ile ilgili çeşitli hatıralar anlatılır… Olağanüstü hallerine şâhid olanlar çoktur. Kendisine başvuranların başvurusu ve istirhamları üzerine, onların verecekleri iş ve kararlarına yardımcı olmak için sünnet olduğu üzere “İstihare”ye yatardı. Uyandığı zaman o konuda açıkladığı görüşünde hemen her zaman isabet ettiği görülür ve anlaşılırdı. Ayrıca, gördükleri enteresan rüyayı tabir için gelenleri dikkatlice dinler ve yorumunu yaparak, kanaatini söylerdi. Dedikleri çoğu zaman onun tabiri gibi çıkardı. Bu hassasiyetin, evlâtlarında olduğu da söylenilir. Bir gün, bir dostu, bir günlüğüne geç saatlerde İstanbul’dan Konya’ya gelir. İsmail Efendi’yi bulur. Mevlâna’yı ziyaret için can atmaktadır..Onunla birlikte Dergâh’a giderler. Ama, kapısı kapalıdır. Daha öncelerden İsmail Efendi’nin bazı olağanüstü hal ve tasarruflarına şâhit olmuş bulunan gönlü açık misafir ona der ki: “Efendim, siz himmet buyurursanız kapı açılır; Ne olur ziyaretten mahrum kalmayayım.” Bunun üzerine İsmail Efendi, “Bismillâh” diyerek kapıya elini kor, kapı açılır. Ziyaret ederler. Çıkarken, o yine “Bismillâh” demesiyle kapının kapandığı anlatılır..

Onun bu hatırasını damadı Kâzım Dumanlı Beyefendi’den dinleyenlerden bazılarının, elektrikle çalışan ve önüne birisi gelince otomatik olarak açılıp kapanan fotoselli market, hastane kapılarını gördükleri ve istifade ettikleri halde, Allah’ın lütf ve ihsanına mazhar olmuş İsmail İrmiş (ermiş) kulunun, kuvve-i Samediyyetle böyle bir işe gücünün yetmesini, “Olmaz öyle şey canım.” diye inkâr ederek, deve kuşu gibi ortalarda dolaşmalarını anlamak mümkün değildir.

Şu da merhuma ait güzel bir hatıradır; Devir, ezanın “Tanrı uludur; Tanrı uludur /Tanrı’dan başka yoktur tapacak.” şeklinde okunduğu devirdir. Bu dar zamanda herkeste bir gam, kasavet. Müezzin müezzinliğinden, imam imamlığından zevk alamamaktadır. Güdülen, bir baskı, bir sindirme ve söndürme politikasıdır ki, sormayın.. Yer, Sadreddin Konevî Mahallesi. Evi, Konevî Camii’nin hemen karşısında bulunan (Dişçi Muzaffer Demirtaş’ın dedesi) Osman Efendi, müezzinlik yapmaktadır. Yaşlı olduğundan ve gözü de pek iyi görmediğinden minareye çıkamadığı için, kapının önündeki yüksekçe taşın üzerinde ezan okumaktadır. Estirilen baskı ve sindirme havasından dolayı, kısık, isteksiz, ağzının içinden, hafif bir sesle: “Tanrı uludur, Tanrı uludur..”.. Tesadüf bu ya o sırada, Kolordu Kumandanı Orgeneral Fahrettin Altay Paşa, 13. Alayı teftişten dönmektedir. Sesi duyunca durur, canı çok, ama çok sıkılır. Bastonuna dayanarak bekler. Ezan bitince, bu gönülsüz, isteksiz okuyuşundan dolayı Osman Efendi’ye sert bir sesle: “Ne yapıyorsun; Ne biçim okuyorsun. Ezan böyle mi okunur?” diye çıkışır. Gözleri iyi görmediği için seslenenin kim olduğunu bilemeyen Osman efendi de: “Duymuyon mu; Ezan okuyoruz işte; Tanrı uludur’lu tangur tungurlu ezan böyle olur. Beğenmediysen gel sen oku!” diye aynı sertlikle cevap verir. Paşa, yaşlılığına bağışlayarak, ona bir şey söylemez ve yoluna devam eder. Orada bulunan ve meseleye şâhid olan imam efendi, Paşa’nın uzaklaşmasının ardından Osman Efendi’ye yaklaşarak: “Konuştuğun, çıkıştığın şahıs kimdi biliyor musun?” diye sorar. Osman Efendi de, sıradan birisi olduğunu zannederek, “Kim olursa olsun. Beni alâkadar etmez. Beğenmeyen, beğendiği yere gitsin!..” cevabını verir. İmam efendi: “O zât Fahrettin Paşa idi..” deyince, Osman Efendi sapsarı kesilir, ne yapacağını bilemez. Son derecede mahcup ve pişman olur.

Makamına gelen paşa hemen telefonla, bütün mescid ve camilerin kendisine bağlı olduğu vakıflara bakan idareciyi arar. Ve ona: “Ezanlar, yetkisiz kişiler tarafından, son derecede çirkin biçimde ve gabih sesle okunuyor. Bunu halletmek lâzım. Benim tanıdığım bir kişi var. İstanbul’da. Bu işin erbabı. Hafız Fahri. Onu Konya’ya getireceğim. Bütün müezzin ve imamları Şerafeddin Camii’ne toplayacaksın. Haftada üç gün, ikindiden sonra burada Hafız Fahri onlara kıraat, makam, edâ ve sedâ dersleri versin. Derslere her kes katılsın. Her derste yoklama yapılsın.Gelmeyenler bana bildirilsin..” tembihatında bulunur.

Hafız Fahri efendi gelir. Müdür bey, bütün görevlilere haber vererek, durumun ciddiyetini anlatır ve herkesin katılmasını mecbur tutar.

Baş müezzin İsmail Efendi’nin böyle bir problemi yoktur. Herkes ondan memnundur. Katılmaya gerek olmadığını düşünür. Ama, üç ders sonra müdür onu çağırarak: “Biliyorum sizin buna ihtiyacınız yok ama, ne olur, lütfen siz de devam edip, derslerde bulununuz. Paşa, devam etmeyenleri kendisine bildirmemi emretti. Seni bildirmek istemem. Ne olur devam et.” diyor.

Bunun üzerine o da katılmaya başlar. Derste Hafız Fahri Efendi: “Gelmeyen var mı? Sultan Selim’in müezzini de geldi mi?” diye sorar. “Geldi.” derler. “Kim o? Bir göreyimbakayım..” demesi üzerine. İsmail Efendi ayağa kalkarak: “Benim efendim” der. Onu saçlı sakallı haliyle görünce: “Baba, bir ezan oku bakayım.” isteğinde bulunur. “Hangi makamdan okuyayım?” sorusu karşısında. Hafız Fahri irkilir. “Konya’dan şimdiye kadar,‘Hangi makamdan okuyayım? ‘diyen çıkmadı; Karciğar’dan oku bakalım!” der. “Karciğar”, en zor makamlardandır. İsmail Efendi, fevkalâde bir şekilde okuyor. Hafız Fahri yerinden fırlıyor ve gelip İsmail Efendi’nin eline kapanıyor. “Üstadım!” diyor, “Sizin gibi bir deha burada varken, beni buraya neye getirdiler. Sizden istirham ediyorum lütfen müdür beye söyleyiniz, Paşa’dan bana üç ay izin alsın da ben sizden ders alayım.”… İzin alıyorlar ve Hafız Fahri burada üç ay kalıp, İsmail efendi’den istifade ediyor.

Evli olduğu için, Mevlevî âdâb ve erkânına göre, Dergâh’ta kalma imkânına sahip olmayan İsmail Efendi, önceleri Kişnişçiler’in hariciyesinde kalır. Evini yaptırınca oraya taşınır. Bu ev, Cıvıloğlu’ndan Topraklığa giderken Tekke Mahallesi’ne dönülen sokağın köşesinde idi.

Başmüezzin İsmail Efendi, bu mübarek görevini, bir insanın mahdud ömründe hayli uzun süre olan, kırkbir yıl ifa eder. 96 yaşında iken son nefesini vererek Mevlâ’ya kavuşur.. Kabri, Kubbe-i Hadra’nın ve yıllar boyunca merdiven basamaklarını aşındırdığı Sultan Selim Camii minarelerinin gölgesinde, Üçler Mezarlığı’ndadır. Ruhu şâd olsun 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Arşivi