Başmüezzin Flornalı İsmail Efendi (1)
Günde beş vakit Türbeönü’ndeki Sultan Selim Camii’nin minaresinden yükselen bu lâhûtî sedâ, bütün camilere başlama komutu verirdi. Çünkü İsmail Efendi, başmüezzin idi. “Türbeönü Camii” diye de anılan Sultan Selim’in müezzini, baş müezzini idi. Konya camilerinin arasında Sultan Selim’in özel bir yeri vardı. Nezih ve hassas bir semtin camisindeki müezzinin de son derece de dakik olması lâzım idi. Üstelik, saatin çok az kişide bulunduğu o eski zamanlarda “vakit” konusuyla muvazzaf kişi, araç ve gereçlerin bulunduğu, halk arasında “Saat-hâne” diye anılan “Muvakkit-hâne” burada idi Bunca evsaftan sonra Sultan Selim Camii’nin müezzini de, kayyımı da, imamı da, hatibi de, vâizi de, liyakat ve görev anlayışı başta olmak üzere, her bakımdan her halde farklı, üstün ve ayrıcalıklı özelliklere sahip olmaları gerekli idi. Bir “Salâtîn Cami”e liyakatli insanlar daha yaraşır.
Nitekim, tarih boyunca böyle ola gelmiştir.. Burada, zamanın seviye, idrak ve değer ölçülerine göre, genellikle “Mine’l-bâb, ile’l–mihrap”, seçkin insanlara görev verilmiştir. İşte, başmüezzin İsmail Efendi de böyle bir şahsiyetti.
Müezzinler serdarı İsmail Efendi son derecede enteresan, maceralı, ibretli ve hikmetli bir hayat geçirmiştir (1). Aslen Arnavutluk’un Florna’sındandır. Babası ve dedesi de güzel sesli okuyucular olsa gerek ki, çevrede “Bülbüller” ailesi diye isim yapmışlar. Küçük İsmail, çocukluğunu burada geçirir; idadi ve rüştiyeyi burada bitirir. Gelenek olduğu üzere her çocuk gibi, ilk dinî bilgilerini babasından, annesinden, aile ocağında alır. Ardından sıbyan mektebine ve sonra da medreseye devam ederek, edindiği bilgilerini daha da artırıp, kuvvetlendirir. Hafızlığını da tamamlar. Nakşîliğe intisap eder. Sesi son derecede gür ve güzeldir. Bu kabiliyetleriyle hocalarının dikkatini çeker. Özel musikî dersleri verilir. Dinî ve lâ-dinî eserler geçer, çeşitli enstrumanlar kullanır. Ama o sırada savaş çıkar. Memleketi olan Arnavutluk, düşmanlar tarafından işkal edilmeye başlanılır…
Huzur, mal, can, ırz, namus ve din güveni kalmamıştır. Herkes, başını kurtarma çaba ve telâşına düşer. O da canını kurtarmak, tehlike geçtikten sonra dönmek niyetiyle sınırı aşarak, Bulgaristan’a sığınır. Burada çeşitli işler yaparak yaşamını sürdürmeye çalışır. Bu arada bir subayın kızına özel keman dersleri vermeye başlar.. Düşmanlar, mültecileri ısrarla geri isteyerek, Bulgaristan’ı rahat bırakmazlar. Orada da çatışmalar baş gösterir. Bunun üzerine keman öğrencisinin babası olan subay, büyük bir değer olduğunu anladığı İsmail Efendi’ye bir büyük iyilik yapmak ister. Ona, nereye isterse göndermeyi vaat eder. O da, gönülden bağlı olduğu Sevgili Peygamberimiz’in şehri Medine-i Münevvere’yi tercih eder. Daha önce sığınan ağabeyi de oradadır. Hem bu mubarek şehirde dinî bilgilerini daha da artırma imkânları bulacağını düşünür. Ve bir gece bindirildiği vapurla, Cidde’ye çıkar, oradan da Medine-i Münevvere’ye ulaşmaya muvaffak olur.
Orada yedi yıl kalır. Çeşitli medreselere devam ederek bilgi ve tecrübelerini geliştirir. Bu arada, aslen Karamanoğulları sülâlesinden olup da Medine’ye yerleşmiş bulunan bir ailenin kızı olan Nâime hanımla evlenir. Firdevs adında bir kız çocukları olur.
Medine-i Münevvere Medreseleri’nde son derecede başarılı ve parlak geçen öğrenciliğiyle yüksek öğrenimini tamamlayan İsmail Efendi’ye, başarılarından dolayı, görev yerini seçme hakkı verirler. Amcaları da gelip, İzmir, Bergama taraflarına yerleşmişlerdir. Bunun üzerine o da: “Kostantıniyye” der. İstanbul’a gelir. Burada, Es’ad Efendi’ye bağlanır. Mânen büyük merhale ve mertebeler elde eder. Soyadı kanunu gereğince, “Ermek”ten, “eren kişi” anlamına gelen “İren” soyadını alır. Çeşitli camilerde görev yapar. Ve sonunda emekli olursa da, başka bir kalemden vazifesini sürdürmek ister. Bir gece rüyasında Hz. Mevlâna’yı görür. Yeni görev yeri olarak, Konya’yı ister. Mevlâna Dergâhı’ndaki mescide “imam” olarak atanır. Bu sırada eşi Naime Hanım vefat eder. Bir süre sonra, Konya’nın seçkin ailelerinden birinin kızı olan Medine hanımla evlenir. Mubarek şehre hürmeten ona “Medine” yerine, “Mediha” diye seslenmeyi tercih eder.. Bu izdivacından, Celâleddin, Emine, Nezahat adında üç çocukları olmuştur. Baba ve dedesinin memleketteki lâkabından dolayı İsmail Efendi’ye Konya’da önceleri “Medineli Bülbül Hâfız” derler. Bu unvanla anılır.
Dört yıl bu görevde kalır. Mevlâna Dergâh’ının, 1927 yılında “müze” durumuna getirilmesi üzerine buradan ayrılır. Yanındaki Sultan Selim Camii baş-müezzinliğine getirilir. Bir süre sonra kataraktan dolayı gözlerinden ameliyat olur. Evinde istirahat etmektedir. Bir gün, bir tanıdığı ziyaretine gelir. “Bende de aynı rahatsızlık var; Bir bakayım nasıl olmuş.” Diyerek, onun gözündeki pamuğu açıp, bir güzel inceler. Kapatır. O gece müthiş ağrı ve sancılarla sabahı zor eden İsmail Efendi’yi kontrole gelen doktoru, ameliyat yerinin mikrop kaptığını üzülerek söyler. O günün imkânlarıyla yapılan bütün tedavi ve müdahaleler fayda vermez. Ve Sultan Selim’in baş-müezzini İsmail Efendi, o işgüzar ama iz’ansız dostunun düşüncesizliğinden dolayı, bir süre sonra maalesef iki gözünü de kaybeder; âmâ olur (Yıl:1941).
Buna rağmen, yılmaz, azmini kaybetmez. O haliyle vazifesine, hiç aksatmadan devam eder. Günde beş vakit, âmâ haliyle, onlarca basamağı çıkarak, minarenin şerefesine ulaşır ve orada Ezân-ı Muhammedî’yi, âfâk-ı Konya’ya duyurmaya devam eder. Bu, yıllarca böylece sürer gider… Bu yayılışın güzelliklerini anlatmaya yarın devam edelim.
--------------------------
(1) Merhum hakkında bilgi ve belge almak için kendilerini ziyaret ettiğim değerli kerimesi Emine hanımefendiye ve beyi Kâzım Dumanlı beyefendiye verdikleri malumattan dolayı teşekkür ederim.




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.